Bîmâr Anıl

Eşref çağırdı bugün. Sahilde iki çay içelim, dedi. Koltuk değneklerimle sahile inmeye üşendim. Taksi çağırdım, bu sefer evden çıkmaya üşendim ama gelmişti bir kere taksi, geri çeviremedim. Hani durakta taksi olmamış olsaydı hiç zorlamayacaktım, başka zamana erteleyecektim. Ama bilmiyorum, hiç de gidesim yokken bir anda yolda buldum kendimi. Ama sanki her şey benim için hazırlanmış gibiydi. Normalde durakta hazır taksi bulsan iki rekât şükür namazı kılıyordum. Aslında sırf bu yüzden gitmek istedim. Hazır taksi vardı sonuçta. Bir daha böylesi kolay kolay denk gelmezdi.

Yol boyunca taksimetreye baktım. Rakamlar falan, aklıma Doktor (Faik) geldi. Kan şekerimi ölçerken gösterdiği değerler, normal bir insanda olması gereken değerler; taksimetre çok hızlı ilerliyordu. Bir süre sonra, yavaşça etraf silikleşmeye başladı. Ardından yola bir şeyler oldu. Yol, anlam kazanıp ucu bucağı düğümlendi. Yine de ucuna bucağına varmamak için sürekli bizden uzaklaştı. Çok gittik peşinden yolun. Başka başka karıncaların başka başka yol çizgilerinin üstünden geçtik. Etrafta sürekli bir şeyler değişti. İrili ufaklı renkler bir tuvalden düşüp yolun sağına soluna dengesiz ve tutarsızca savruldu. Derken ipin ucuna gelmememize rağmen durduk. Taksimetre de durdu: 135.

Geldiğimizi söyledi adam. “Bura mıydı?” demek istedim. Öyle der gibi baktım, para vermeyeceğimi sandı. “Taksimetre böyle diyor abi, arabanın yaktığını söylüyorum sana.” dedi. Düzelttim bakışımı, cebimden ederi neyse çıkarıp verdim. Sonra koltuk değneklerimi aldım ve çıktım. Eşref’in yanına gittim. Daha doğrusu ben gitmeden o geldi bana.

-Merhaba.

-Merhaba. (Koluma girdi.)

-Eeee!

-Ne eee!

-Uğramıyorsun daha buralara?

-Hıh, nasıl uğrayayım oğlum? Bu bacakla tuvalete zor gidiyorum ben.

-Ya sen geç onu, yani halledeceğiz bugün o işi. Doktorla konuştum ben, buraya gelecek.

-Pardon! Ne diyorsun oğlum sen, ne doktoru?

-Oğlum yok mu işte bizim Faik, tek tabanca Faik. O gelecek işte.

Geçen Eşref’i aramış it. Anlatmış her şeyi. Geri zekalı. Mal. O kadar da tembihlemiştim. Hemen yetiştirmiş Eşref’e. Öküz! Gerçi öküz güzel hayvan. İşe yarıyor. Bu Faik, tam bir beyinsiz, tahtasız! Özel diye bir şey var değil mi? Şerefsiz, hemen git anlat!

-Sana ne dedi tam olarak?

-Ne diyecek canım, hem o biliyor mu ki?

-Doğru, bilmiyor, dedim. Ama o an için kurmuş oldum bu cümleyi. Yoksa ikimiz de gerçeği biliyorduk.

-Aylardır ne çektiğini görüyorum. Bak, acıdığımı falan düşünme sakın beni bilirsin hiç umurumda bile olmaz ama bizim de bir göz zevkimiz var be oğlum. Hani muhabbetini sevmesem bu kadar takmam kafaya -gözlerimi kısmış iğrenç herif dercesine bakıyordum yüzüne-. Ama kimi kimsem yok senden başka. E seni de böyle görünce, içim kıyılıyor be! Bir tedavisi falan vardır illaki. Gelsin baksın.

-Lan öküz! -öküz güzel hayvan, Eşref de.- bari yüzüme söyleme. Göz zevki ne lan hayvan! Bir de benim ne çektiğimi biliyormuş. Nereden bileceksin lan it! Açık bir yarayla dolaşmak ne demek, sen nereden anlayacaksın?..

-Hişşş, hişş, hişşşt! Tamam. Uzatma işte, huyum bu. Açık sözlüyüm.

-Açık sözlülük falan değil bu, öküzsün öküz! Nerede bu Faik iti peki?

-Az sonra gelir, geç otur sen.

Eşref’e çok ayar olmuştum. Hayır, huyunu bilmesem onu bir kaşık suda, -gerçi sahilin yanındayız- bir dünya suda boğarım. Ama işte, o da karısını kaybettikten sonra delirdi. Manyak. Derken Faik geldi, elinde çantayla. Tembih ettiğim gibi, daha önce hiç görüşmemiş gibi yaptık. Yani bana ayrı oynuyor, Eşref’e ayrı… Sonra içeri geçtik. İlk defa bakıyormuş gibi baktı ayağıma. “Bu böyle olmaz.” dedi. Puşt, iyi de oynuyordu he. Bir ara ben bile inandım daha önce görüşmediğimize. “Ne böyle olmaz?” dedi Eşref. “Bu bacağın işi bitmiş.” dedi Faik. “Kesmemiz lazım.” “O kadar da değil lan.” dedim. Faik’le bakıştık. Fazla ileri gittiğini anlar diye bekledim. “Cidden mi?” dedi Eşref. Eşref, bakan gözümün konuşan dili olmuştu adeta. “Cidden.” dedi Faik. Sonra çantasından ekipmanlarını çıkarmaya başladı. İnanmadım tabii. Bu itte o cesaret yoktu. “Abi -Eşref’e seslenerek- dükkânı kapatsana, bacağı keserken kimse içeri girmesin.” dedi. “Ne diyorsun Faik ya, bir şey demiyorum bir şey demiyorum ama ne kesmesi oğlum?” diye çıkıştım. “Daha önce dememiş miydin iki ay düzenlice bakımını yaparsak iyileşirsin diye?” Eşref araya girdi. “Siz daha önce…” “ He Eşref he. Biz daha önce görüştük. Ayağım gayet iyi. Bir şeyim yok benim.”

Eşref yine araya girdi. “Ööööff, Faik ben daha fazla duramayacağım. Anıl, bak kardeşim. Biz Faik’le konuştuk. Senin bacak gitmiş, yani buradan daha geri dönüş olmaz. Sen Faik’e gittikten sonra beni aradı, konuştuk. Benden yardım istedi. Şimdi ameliyata alalım seni dese, kabul etmeyecektin. E biz de ne yapalım, böylesini uygun gördük. Zaten mekânın adı hastane. Ambiyans falansa masaları birleştirir, hallederiz bir şekilde. Biz bizeyiz hem, hiç acımayacak bile. Gör bak, hem sen iyi olacaksın hem benim gözüm rahat edecek sana bakarken…”

Bîmâr Doktor

“Ampütasyon Erken Alınmış Bir Karar Mıdır? Türkiye’de 7 milyon diyabetli hasta yaşıyor. Bu hastaların beşte birinde ayak yarası bulunuyor. Bu yüzden yara tedavisinde günümüzde giderek artmakta olan bir talep oluşmaya başladığı görülüyor. Diyabet hastalığının yönetiminde ayak bakımlarının hem hasta hem de uzmanlar tarafından yapılması hastalığın daha kolay yönetilebilir hâle getirerek ampütasyonun da önüne geçebiliyor.”

Gözümü derginin sol köşesindeki yazıdan alamıyordum. Anıl çok narin bir insandı. Çok kırılgan. Biraz korkak aynı zamanda. Eskiden daha da ödlekti. Şimdi biraz düzelmiş ama ameliyat işi çok sıkıntı. Yani he demez biliyorum. Bunu ona söyleyemeyeceğimi anladığımda da Eşref’i aradım. “Hastanede bulaşalım dedim.” Anlamadı ilk başta, kliniğe geldi hemen. Sonra durumu anlattım. Mekâna geçtik, bahsettiğim hastaneye. Ortamı falan ayarladık. Anıl’ı aradı yanımda, ben de bir yandan taksi durağını aradım. Önceden anlaştığımız abiyi tembihledim. Gidip Anıl’ı aldı ve buraya getirdi. Sonra, ilk başlarda Eşref’le anlaşmamış gibi yaptık ama Eşref oyunu bozdu. Gerçi dayanamadı adam. Ama bir şekilde ikna ettik. Mekânda yapmadık -kötü fikirdi zaten-. İki gün sonra bizim kliniğin alt katında ameliyat olacaktı. Çıktık mekândan, sandalyeleri dizdik, dışarda oturduk. Eski günlerdeki gibi. Herkes ne var ne yok döküldü. Tutamadık içimizde. Yalanla yaşayamazdık neticede. Hem yalanın açtığı yarayı tedavi edecek bir şey de yoktu. Gerçekse kesilmeye, biçilmeye çok müsaitti. Yapı olarak.

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir