Gökteki yıldızlar birbirine çarpacak kadar yakın, nefesler birbirine dolanmayacak kadar uzak bir geceydi. Şehrin karmaşık ışıkları uğramamıştı bu köye, her yer kaldırım taşlarıyla döşenmemişti. Sıcak bir rüzgâr önce zeytin ağacının dallarını avutuyor sonra da nar ağacının meyvelerini sarıp sarmalıyordu. Hiç yoktu buralarda kin, nefret ve de kıskançlık. Neden olsundu ki? Herkes aynı imkânlara sahipti. Evleri taştan, yürekleri yufkadandı. Pahalı arabaları yoktu mesela, atları her yollarına yoldaştı. Çocukları köydeki tek okula giderdi, zengini ayrı fakiri ayrı eğitim görmezdi. Tek yarıştırdıkları pencere pervazlarını süsleyen çiçekleriydi. Çiçeklerin ta kendisi hem de. Saksıları güzellikte yarışamazdı, kimininki yoğurt kimininki sabun helkesinde boy gösterirdi çiçeklerin. Hepsi ekerdi bahçesini, ağacın hayat demek olduğuna da canı gönülden inanırlardı. Kuraktı toprakları, canları ne istese yiyemezlerdi. Ama ağaç ekerlerdi. Sabah ezanı göklerde yankılandıktan birkaç dakika sonra bir otobüs yaklaştı köye. Ne şaşırtıcı şeydi doğrusu! Köyde yaşayanların çoluk çocukları bile unutmuşken köyün yolunu, kim gelirdi bu saatte? Camiden çıkan bir adam karşıladı yolcuyu, kim olduğu fark etmeksizin heyecanlandırmıştı bu yeni kişi onu. Misafir bereketti bu topraklarda, emanetti, en çok da tanrının bir hediyesiydi. Adamın gülen gözlerine inat otobüsten inen yolcunun bakışları dolu doluydu. Dışarıdan bakıldığında dahi belliydi endişesi, yüreğindeki yoğun çaresizliği. Bakışları bir köyün taşlı yollarında geziniyor bir karşısındaki adama değiyordu. Otobüsün merdivenlerinde kalakalmıştı. İnse burada ne yapacaktı? İnmese, böyle bir şey mümkün müydü ki? En sonunda titrek adımları köyün tozlu yollarına değdi. Otobüs tozu dumana katarak giderken, dumanların arasında uzun uzun seyretti gidişini. Otobüs nihayet gözden kaybolduğunda dolu gözleri etrafı taramaya başladı. Burada nasıl yaşayabilirdi? Dört bir tarafı dağlarla kaplı bu köy ona nasıl yuva olabilirdi? Etrafta birkaç ufak evden başka hiçbir şey yoktu, bir bakkal dahi! Karşısındaki adamın onu kahvaltıya davet edişini reddedip etrafta ağır ağır adımlamaya başladı. Adamsa onun biraz gezinmesini bekledi, misafiri aç bırakmak onlara uygun değildi.

Birkaç ineğin kendisine doğru geldiğini görünce korkuyla kendini ilk bulduğu kapıdan içeri attı. Dolan gözleri kendisine zorluk çıkarmasın diye bakışlarını yukarı doğru kaldırdı, hemen ilk günden pes etmek istemezdi. Kendisini toparladıktan sonra nereye girdiğini anlamak için etrafına göz gezdirdi. İşte, bulması gerektiği yere şans eseri ulaşmıştı. Okul tam karşısındaydı. Bahçede teki kaybolmuş bir çocuk ayakkabısı vardı, derin bir çekişle biraz daha bakındı. Terk edilmiş bir bahçe gibiydi. Hayvanlar içeriye sık sık giriyor olmalıydı ki bütün otlar ezilmişti. Bacağına sürtünerek geçen kedi onu bahçenin biraz daha içine itmişti. Pencereler kırıktı, öyle sıcak olmalıydı ki buralar, camları taktırmak için hiç de acele etmemişlerdi. Bütün hevesleri bedenini terk etmişken ayaklarını sürüyerek pencerelere yaklaştı. Başını biraz eğmesiyle içeriyi tamamen görebilir hâle gelmişti. Kırık dökük birkaç sıra vardı, eski bir tahta özensizce asılmıştı sınıf duvarına. Başka da hiçbir şey yoktu. Yalnızca kasvet, yalnızca hüzün vardı sınıfın içinde. Gözlerindeki yaşlarla okul bahçesinden çıktı. Öğretmen olurken bunları hiç düşünmemişti, hep en güzel hayalleri kurmuştu. Geldiği yola tekrar çıkarken aklındaki tek şey buradan bir an önce gitmekti. Koşar adımlarla ilerledi otobüsün ardından, belki yola kadar yürüyebilirse bir araba bulabilirdi. Arkasından ona seslenen adamı duymazdan gelse de okula son kez dönüp bakmak geldi içinden. Son bir bakışla hafızasına yerleştirmek istedi belki de. Hızlı hızlı yürümek onu yormuştu, yüzü cayır cayır yanıyor, nefes alış verişleri onu daha da yoruyordu. Okula dışarıdan baktığında hüzün daha da hissettiriyordu kendisini. Bunca kuraklığın, bunca yıkık döküklüğün arasında beliren okul onu boğuyordu sanki. O çocukları bırakıp gittiğinde evde nasıl rahat bir uyku çekebilecekti? Nasıl yemek yiyecek, nasıl hayal kuracaktı? Bu çocuklardan hayalleri dahi çalınmışken üstelik. Az önceki isteği hemen körelmişti, artık o kadar da yana yakıla gitmek derdinde değildi. Koşarak geldiği yolda birkaç küçük adım attı okula doğru. O sırada okul duvarında yazılı eğri büğrü bir yazı çekti dikkatini:

‘’Okuyorum, çünkü ışığımı bulacağım.’’

Kendi acizliğine kahretti dakikalarca. Yalnızca görev süresince bile kalmaya dayanamamıştı buralarda, çekip gidiyordu az kalsın. Ama bu çocukların dünü de bugünü de yarını da burasıydı. Kimi hayatı boyunca bu topraklarda gezinecek, kimi büyük şehirlere gidip o kalabalıkta boğulacak ve de çok azı gerçekten iyi şeyler başarabilecekti. Tek çareleri kendileriydi ve o küçük çocuklar bile kendisinden daha cesurdu.

Ellerini o yazıda gezdirip duvarın dibine çöktü. Eğer bu çocuklar o ışığı bulacaklarsa, kendisi de o ışığa kol kanat geren gaz lambası olacaktı. Bütün dumanı içine çekecek, alevlerde yanacak ama yine de o ateşi yakacaktı. Gözlerindeki yaşı silip doğruldu oturduğu yerden.

‘’Kahvaltı teklifin hala geçerliyse gelebilir miyim abi?’’

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir