İslam medeniyetinin en küçük birimi olan birey, Allah-insan-tabiat ile ilgili düşünceyi yeniden inşa eden tevhid merkezli bir değişimin eseridir. İnsanın, varoluş kaynağı olarak gördüğü Yaratıcısı ve bu varoluşun mekân temelini oluşturan tabiat ile olan ilişkisini yeniden dizayn eden ilahi anlayış, hem bireysel bilinci hem de insanlar arası ilişkide sosyal kurumsallaşmayı doğrudan etkilemiştir. Tevhid bilinci, insanlık üzerinde dengeli ve uyumlu bir varlık bilincini ön plana çıkarmıştır. Bu bilinç insanlarda yeni bir idrak zemini oluşturmuştur.

“Kuvvet kaynağı olarak dünya üzerinde merkez-çevre farklılaşması yoktur, çünkü ‘Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz dönün Allah oradadır…’ (Bakara 2/115) ve ruhi kozmolojinin merkezi herhangi bir maddi ve coğrafi sınır tanımayan ortak inanç ve değerler sistemidir.” Hicaz yarımadası gibi, Çin’den Mısır’a uzanan kadim medeniyetler havzasının dışında kalan bir bölgede ortaya çıkan bu tevhidî inanç, tarih sahnesi içerisinde farklı coğrafyalara yayıldıkça ve daha önceki büyük medeniyetlerin havzalarına ulaştıkça daha farklı bir nitelik kazanmıştır. İslam medeniyetinin bir nevi prototibi konumunda olan bireyin, kişilik oluşumu ve sosyalleşme süreci güçlü tevhid idrakinin bir ürünüdür. Bu idrak sağlam bir şekilde kavranıldığında süreklilik arz eden sosyal davranış biçimlerini üretmeye başlayacaktır. Sonuçta bu idrak psikolojik bir dirence dönüşecek ve siyasi, sosyal ve ekonomik bilinç düzeyini güçlendirecektir. (Ahmet Davutoğlu, Medeniyetlerin Ben-İdraki)

Geçmişten günümüze insanoğlunun bulunduğu her yerde bir medenileşme hareketi bulunmuştur. Medenileşme hareketi insanlık var olduğu müddetçe de devam edecektir. Bu süreç içerisinde doğduğu dönemden günümüze İslam medeniyeti sayesinde Müslümanlar, doğuda Çin’den batıda Endülüs’e kadar olan büyük bir coğrafyaya hâkim olmuş ve hükmettikleri yerlerde de şefkat, merhamet ve adalet üzere bir yönetim göstermişlerdir. Müslümanlar, medeniyet, kültür ve müesseselerini yukarıda da vurguladığımız gibi Vahiy-Kur’an kaynaklı tevhid anlayışıyla bina etmiş ve bizzat Allah Resulü’nün rehberliği-örnekliği ile medeniyetin gereklerini yerine getirmişlerdir. Bu anlayış ve örneklik üzerine Müslümanlar kısa bir süre içerisinde ilim, fen, sanat, iktisat, tıp, edebiyat, tarih ve felsefe gibi alanlarda hızlı bir ilerleme kaydetmişlerdir. Bu sayede İslam medeniyeti Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında büyük alanlara yayılmış ve medeniyetlerin gelişmesinde de büyük rol oynamıştır. Bu mekân idraki, İslam medeniyetinin yayılma dönemlerinde de gerileme dönemlerinde de diğer medeniyetlerle olan birlikte yaşama ilişkisinin temelini oluşturmuştur.

Yeni topraklara hâkim olan Müslümanlar, bu toprakları da kendi öz toprakları gibi içselleştirebilmiş, ne tümden tasfiye yöntemi ile kalıcı bir yerleşimi ne de her an geriye dönmeyi düşünen geçici kaynak sömürgeciliğini düşünmüşlerdir. Bunun en güzel örneklerinden birini Müslümanların İber Yarımadası’na ayak bastıkları andan itibaren görülmektedir. Tarık bin Ziyad, İspanya’ya çıkarken yabancı bir kara parçasına değil, Allah’ın insanoğluna sunduğu ortak bir yaşam alanı olan bir kara parçasına çıktığı inancını taşımıştır. Bu inanç kısa sürede İspanya’da tarihin görmüş olduğu en müsamahalı medeniyetin doğmasını sağlamıştır. Sürecin sonu olan Gırnata’nın düşmesine kadar Endülüs; Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların ortak medeniyet havzası hâline gelmiştir. Bu zemini sağlayan unsur, İslam medeniyetinin tevhid anlayışı ile kurmuş olduğu mekân idrakidir.

Böyle bir medeniyet tabii ki İslam dinini kabul etmiş milletlerin el birliği ile meydana getirdikleri bir medeniyettir. Ortaya çıkan bu medeniyetin asırlarca hâkim olduğu bölgede ve çevresinde en yüksek medeniyet olduğu inkâr edilemez ki Müslümanların elleriyle yükselen İslam medeniyeti günümüz Batı medeniyetinin gelişmesinde de önemli bir yere sahiptir. Hatta Batı dünyasının yeniden doğuşu olarak görülen Rönesans’ın ortaya çıkmasında, oluşturduğu zemin itibariyle İslam medeniyetinin katkısı reddedilemez bir gerçektir. (Ziya Kazıcı, İslam Kültürü ve Medeniyeti) Bir medeniyetin ortaya koyduğu yaratıcı eserler ve manevi değerler, düşünce alanında sağladığı zenginlikler ve gerçekleştirdiği maddi ilerlemeler o medeniyetin seviyesini de ortaya koyacaktır. İslam medeniyetinin başlangıçtan itibaren maddi ve manevi alanlardaki gelişimini göz önünde tutarsak ne denli yüksek bir seviyeye ulaştığını da görmemiz mümkün olacaktır. Başlangıçta tercüme faaliyetleri ile başlayan ilmi araştırmalar serüveni, daha sonra gelişerek Müslümanların kendi eserlerini ortaya koymalarıyla devam etmiştir. Bu çalışmalar ilk zamanlar Kur’an, hadis, kelam, fıkıh gibi alanlarda ortaya çıksa da ilerleyen zamanlarda daha geniş bir yelpazeye ulaşmış ve tarih, coğrafya, astronomi, tıp, felsefe, matematik, mimarî, iktisat ve sosyoloji alanlarında da örneklerini vermeye başlamış, hatta bazı alanlarda zirveyi yakalamıştır.

İslam medeniyetinin doğuşu ve ardından hızlı gelişimi ele alındığında, özellikle beşerî ve coğrafi olarak dünyanın en verimli bölgesinde doğup geliştiği ve büyük bir mirasın üzerine kurulduğu görülmektedir. Özellikle bir medeniyet olarak düşündüğümüzde çok hızlı bir gelişim sağlamıştır. Bunun en büyük nedeni, bölgedeki geçmiş medeniyetlerin tecrübelerinden de yararlanarak ortaya konulan yeni söylemler ve hayata geçirilen ilahi kanunlardır. İslam medeniyeti genel çerçeve olarak bölgenin geçmişinde var olan Mezopotamya, Mısır, Yunan ve Fars medeniyetlerinde de görülen dinin hâkim olduğu bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan İslam dini, yeni ortaya çıkan medeniyete ismini vermekle kalmamış, hâli hazırda bölgede bulunan kültür ve medeniyetleri de şekillendirmiştir. Medeniyetin gelişim ve genişleme dönemlerinde karşısına çıkan seküler medeniyetlere karşı da dinî karakterli bir medeniyet olarak sağlam bir duruş sergilemiştir. Şüphesiz bu sağlam duruşun beslendiği, medeniyetin gelişimini ve devamını sağlayacak kaynakların olması gerekmektedir. İslam medeniyetinin ana kaynaklarına baktığımızda özellikle ilahi bir altyapı olduğuna şahit olmaktayız. Yani kutsal kitap Kur’an-ı Kerim ve onu bizzat yaşamıyla örneklendiren Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünneti görülmektedir. Tabii ki İslam medeniyetinin bunların yanında, hâli hazırda üzerinde ortaya çıktığı coğrafyada var olan ve geçmiş medeniyetlerin kültür ve medeniyet tecrübelerinden, İslam dinini kabul etmiş yeni milletlerin kültürlerinden ve İslam müesseselerinden de faydalandığını söylemek mümkündür.

İbrahim Okuyan

Paydos Dergisi ve www.bimesele.com 'da yayın yönetmeni...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir