Kabuğuna Çekilmiş Karakterlerin Yazarı

Barış Bıçakçı’nın en güzel kitabı hangisidir, derseniz, Sinek Isırıklarının Müellifi’dir derim. Niçin, derseniz, bilmiyorum.

Barış Bıçakçı’dan bahsederken hep aynı örneği kullanıyorum. Cruyff’u bilenler bilir, futbolun duayenlerinden. Futbol basit bir oyundur, zor olansa onu basit oynamaktır, gibilerinden bir sözü var. Bunu tabii ki futbol için söylüyor ama bana öyle geliyor ki bütün disiplinlere aynı şekilde uyarlanabilir. Edebiyatta ise bu sözün muhatabı yine bana öyle geliyor ki Barış Bıçakçı’dır. Onun öykü anlayışı, dili kullanışı, anlatımı, diyalogları hikâyenin bütünüyle anlamlandırması öyle yalındır ki, hep aynı karakterlerle kurulmuş, aynı olaylarla örülmüş aynı hikâyeyi okuyormuşuz gibi gelir, ama öyle olmadığını anlamak hiç de zor değildir.

İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’de; bir radyo programıyla kesişen hayatları okuduğumuz Veciz Sözler’de; dostluğu ilmek ilmek işleyen Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de; günümüz romanının artık sadece yazılan değil, aynı zamanda yapılan bir şey olduğunu anladığımız, bekleyişin romanı Sinek Isırıklarının Müellifi’nde; bir intiharın çevresinde gelişen Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra’da; ya da küçük bir kitapçıda yaşadığımız Seyrek Yağmur’da; göz önünde olmayan, kendi kabuğuna çekilmiş insanları, günlük hayatın ayrıntılarını, üzerinde durulmadan geçilip gidilen küçük anları, sanki önemli değillermiş hissi yaratacak kadar sade bir şekilde anlatır. Belki de öyledir, ne anlattığı gerçekten de önemli değildir de, nasıl anlattığı, yani anlatım biçimidir önemli olan, ve onu yücelten. Öyleyse onun sıradan şeyler anlatan sıra dışı bir yazar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Baharda Yine Geliriz’de anlatılanlar da farklı değildir: Bir yaz gecesi sokakta rastlaşan iki sarhoş arkadaşın otostopla atladığı kamyonetin kasasında ellerindeki dosyayı dürbün yapıp gökyüzünü seyrederken yanlarındaki küçük çocuğu özendirmeleri, küçük bir mahalle berberinde bir arada duran birkaç kişi arasında geçen ve neredeyse hiçbir şey yalınlığındaki ilişki ve konuşmalar, kötücül bir adammış gibi görünen dört numaranın bile kızlarını maça götürmek gibi iyi bir yanı oluşu, pastanede cam kenarındaki masada buluşan adamla kadının konuşmaları…[1] koca koca romanların anlatamadığını ve fakat aslında hep orada olanı küçücük bir öyküyle anlatıverir.

Tüm bunların yanı sıra, Barış Bıçakçı’yı diğerlerinden ayıran bir özelliği de görünür olmamasıdır. Herhangi bir sosyal medya hesabı yok. Tanınmamasıyla tanınıyor bile diyebiliriz. Bunun böyle oluşu, pek tabii birçok nedene bağlanabilir ama en nihayetinde kişisel bir tercih demekten öteye geçemeyiz. Onun tanınmamaya dair bilinçli olarak yaptığı bu seçimi, yine onun kendi kabuğuna çekilmiş ve hepsi birbirine benzeyen karakterlerine bağlayabilir miyiz, azıcık dahi özgüvenim olsa bunu burada söyleyebilirdim sanırım.


[1] Semih Gümüş, Öykünün Kedi Gözü, İstanbul: Can Yayınları, 2012, s.89.

ENES SÜSLÜ

24 yaşında. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıf öğrencisi. Kısa öykü, eleştiri, batı düşüncesi ve sinemayla az çok ilgilenir. Birbirinin aynı öyküler yazar. Sait Faik’e, Ferit Edgü’ye, Mehmet Günsür’e ve daha birçoğuna kendini borçlu hisseder.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.