Anatomi; Eski Yunanca “ana (içinden)” ve “tome, temnein (kesmek)” kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Keserek ayırma, parçalama anlamlarına gelmektedir. Herhangi bir şeyi tekniklerine uygun düzlemlerde ve şekilde kesip parçalara ayırarak iç mekaniğini, düzenini ve işleyişini anlamaya çalışmak diyebiliriz. Bunu bir televizyon kumandasından örnek verecek olursak; kumandayı enine boyuna kesip içinde bulunan yapılara ve düzenine bakmak ya da pil kutusunun kapağını açarak pilleri, konumunu, duruşunu incelemek de bir anatomi uygulaması olarak görülebilir. Temel tıp bilimlerinden biri olan insan anatomisi ise insan vücuduna bu teknikleri uygulayarak insan vücudundaki organların tanımlanması, büyüklük, biçim gibi özelliklerinin ortaya konması, birbirleriyle olan ilişkilerinin belirlenmesi ve bunların hekimliğe uygulanmasını sağlayan bilimsel uğraş alanıdır. Bu alanda kullanılan ölü insan bedenleri kadavra olarak tanımlanır. Anatomi bilimi, kadavraları ders materyali olarak kullanır ve hekim adaylarının insan bedeni ve sistemleriyle tanışması da burada kullanılan bedenler tarafından sağlanır.

Tarih içerisinde anatomi ve ölü insan bedeni üzerinde çalışma yapılması birçok tartışmanın da konusu olmuştur. Örneğin; Eski Çin toplumu, bu dünyadan göçüp gidenlerin öteki dünyada atalarının önüne el değmemiş bir hâlde çıkmaları gerektiğine inanmalarından dolayı diseksiyon (anatomi çalışması) yapmayı yasaklamıştır. Aynı şekilde Eski Hint uygarlığı da tıbbi cerrahide ileri olmasına karşın, ölü beden üzerinde bıçak kullanılmasını yasakladığından anatomide zayıf kalmıştır. Aristoteles (M.Ö. 4.yy) zamanında geldiğimizde ise beden ile ölümsüz ruh arasında ayrım yapılmış ve böylece insan bedeni üzerindeki çalışmaların önü de açılmıştır. Ancak hâlâ tam anlamıyla akıllardan atılamayan bu düşünce eşliğinde Galen (M.S. 130-200) hayvanlarda ne varsa, insanda da aynı uzuvların olduğunu savunarak maymun diseksiyonu (anatomi çalışması) yapmış ve yaptığı çalışmaların bir hayvana ait olduğunu belirtmeden betimlemeler yapmıştır. Galen’in tıptaki uzmanlığı bu dönemden sonra hiçbir zaman “mercek altına” alınmaz. Çünkü insan kadavrası üzerinde diseksiyon (anatomi çalışması) yapmak Hristiyan ve Müslüman toplumlarında o dönem yasaktır. Bu nedenle Galen’in tıptaki bilgileri Rönesans’a kadar tartışmasız bilgiler olarak kalmıştır. 16. yy’a  geldiğimizde kadavra anlayışı biraz daha gelişir ve Galen’in kitaplarını okuyan Vesalius (1514- 1564) yazılanları desteklemek amacıyla kadavra diseksiyonu yapar ve yazılanların insan bedeniyle çeliştiğinin farkına vararak Galen’in çalışmalarının insana ait olmadığını da bu sayede ortaya koymuş olur. Böylece insan bedenini anlamaya olan ihtiyaçla birlikte insan bedeni araştırmaları da hızlanmaya başlar. İlk zamanlar diseksiyon çalışması için beden tedariki idam edilen mahkûmların ya da bulaşıcı hastalık dışında bir nedenle vefat eden, bütünlüğü bozulmamış kişilerin kadavra olarak alınmasına izin verilmiştir.

Yakın zamana geldiğimizde ise hekim adayları teorik derslerde anlatılan insan yapı, organ ve sistemlerini bizzat ölü insan bedenleri üzerinde görerek öğrenmeleri gerekmekteydi. Bu nedenle üniversitelerde kadavra ihtiyaçları artarak günümüze geliyordu. Hekim adaylarının hekimliğe hazırlanması adına kadavra kullanılması ya da insan bedeni bağışı da böylece birçok tartışmaya konu olmuştur. Artan tıp eğitimi ve araştırma ihtiyaçlarıyla birlikte kadavra temini daha sistematik hâle getirilmeye başlanmıştır. Örneğin, günümüz kanunlarında bazı düzenlemeler yapılmış; vefat durumunda vârisler (miras hakkı olan akrabalar) vefat edenin üzerinde hak sahibi olduğu ve bu nedenle de “Organ veya beden bağışı için miras hakkı doğan akrabaların izni dâhilinde organ ya da beden bağışı gerçekleşebilir ya da doğrudan kişinin vasiyeti üzerine de beden bağışı gerçekleşebilir.” ibaresine yer verilmiştir. Türkiye Diyanet Vakfı da bu durumu desteklemek adına kadavra bağışının dinî hükümlere aykırı olmadığına ilişkin fetva da yayınlamıştır.

Peki, şu an üniversitelerde durum nedir ve kadavra bağışlandıktan sonra neler yaşanıyor? Birlikte buna bir göz atalım.

Kadavralar resmî kurumlarca bağışlandığına dair gerekli prosedürler tamamlanıp üniversiteye bağışlandıktan sonra bütünlüğünün ve yapısının bozulmaması adına bazı özel yöntemler uygulanmaktadır. Bu yöntemlerin başında, organizmanın formaldehit çözeltisi içeren tanklarda gömülmesi gelir. Formaldehit içeren çözelti organizmayla etkileşime girerek bütünlüğünün bozulmasına, kadavranın koku salgılamasına neden olacak etkilere karşı korur ancak bu çözeltinin kendisi keskin bir kokuya sahiptir ve araştırma odasına girdiğinizde başınıza ağrı girmesine bile neden olabilir.  Çözeltiye batırılan beden, sonrasında eğitimde kullanılana kadar orada saklanır. Eğitimde kullanıma hazır hâle getirmek için bir uzman tarafından, başta anlattığımız anatomik tekniklerle organların incelenebilir hâle getirilmesi sağlanır. Bu sayede organizma geleceğin doktorları için eğitimde birçok kez kullanılabilir hâle getirilir. Kadavra bağışı sayesinde ne bir insanın canına kast edilmiş ne de kimsenin canı yanmış olur.

Her şeyin sonunda eğitime öncülük eden bu değerlerin bir gün bizler gibi yaşayan bireyler olduğunu ve bedenlere o hassaslıkla yaklaşmak gerektiğini unutmayalım.

ÖMER FARUK BULUT

Yazmak nedir henüz öğrenen bir Tıp öğrencisi... Üniversite içine atıldığı zaman içerisinde kendince  kendini geliştirmeye çalışan, bir şeyler başarmak için yola koyulmuş birisi. Kısaca kariyer anlamında düşünce karmaşasıyla ne yapacağını bilemeyip mühendislik mi doktorluk mu derken bir anda kendini hekimlik yollarında İstanbul'da bulan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisiyim.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.