“Vicdan, vicdan… Ey ilahi içgüdü! Ölümsüz ve semavi sada! Zavallı ve cahil yaratıkların en güvenilir rehberi, sensiz hayvanlardan farksız olur, kötülükten kötülüğe sürüklenir, özsüz bir akıl gücünün ve yasasız bir aklın sürüklemeleriyle, üzücü sonların ve ağır yanlışların avı olurdum.”  J.J. Rousseau

Vicdan antik çağdan beri üzerine düşünülmüş halen de üzerinde kafa yorulan günlük hayatta çok kullandığımız ama iş onu tanımlamaya geldiğinde zorlandığımız bir kavramdır. Birkaç kişiye ‘Vicdan nedir?’ diye sorulduğunda verilen cevaplar çoğunlukla merhamet veya acıma duygusu üzerinde yoğunlaşır. Peki, vicdan sadece bunlardan mı ibarettir? Değilse nedir vicdan?

Vicdanı veya herhangi bir kelimeyi tam olarak kavramanın eşiği olan dil, ait olduğu toplumun tarihine ve kültürüne dair büyük ipuçları taşır. Dilin anlattığı şeyler görünenden çok daha fazlasıdır. Dilin en temel yapıtaşı olan kelimelerin kökeni, mefhumu anlamamızda adeta idrak kapısını açan bir anahtar gibidir. Günümüz dilindeki etimoloji kavramı belki biraz vicdanı idrak etmemize yardımcı olabilir. Öncelikle Türkçedeki vicdan kelimesi dilimize Farsçadan geçmiştir ama aslında vicdan, Arapça ‘وﺟﺪ’ kökünden gelmektedir, yani bulmak.. Peki, neyi nasıl bulmak? İnsanın iç muhasebeleri sonucunda kendi değer yargılarını ve ölçütlerini bulması. Yani vicdan, yaptığımız iyi veya kötü davranışların mahkemesini kuran ve varılan sonuçların bizim iyi-kötü kavramlarımızın sınırlarını oluşturduğu yargı sistemi.

Arapçada vicdan hangi kelimeyle ifade edilir diye sorulsa muhtemelen çoğumuz bu soruyu vicdan olarak cevaplarız hatta bunu basit bir soru olarak bile değerlendirebiliriz. Oysaki vicdan kelimesinin Arapçadaki karşılığı ‘ضمير’ dir ve Arap dilinde, bu kelime bizim zamir olarak bildiğimiz ‘varlığın yerini tutan isimle’ sesteştir. Yani ‘ضمير’ kelimesinin anlamına sözlükten baktığımızda, karşımıza ilk anlam olarak vicdan ve sonrasında da zamir (adıl) anlamı çıkıyor. Arapçadaki zamirle vicdan arasındaki bağlantıyı incelemek istersek rahmetli Nurettin Topçu’nun şu sözünü ele alabiliriz: “Vicdan Cenab-ı Hakk’ın kalbimizdeki sesidir”. Buradan anlıyoruz ki vicdan, kalbimizde ‘Allah’ın sesinin’ yerini tutan isim yani zamirdir.

Vicdan, edimsel ve varoluşsal olarak iki temelde değerlendirilmiştir. Batılı düşünürlerin çoğu vicdanın sonradan elde edilen bir değer olduğunu düşünürken, İslam düşünürlerinin geneli onun doğuştan bizimle birlikte var olduğunu düşünürler. İslam düşünürlerin görüşünü ele aldığımızda vicdan fıtri olarak insanın içine konulmuş iyiyi kötüden ayırt eden mekanizma işlevini görürken Batı düşünürleri onu, ailenin ve toplumun etik değerleri, normları ve beklentileri neticesinde sonradan edinilmiş bir mekanizma olarak kabul ederler.

 Vicdanının Batıdaki yerini daha iyi anlamak için bizdeki vicdan kelimesinin İngilizcedeki karşılığı olan ‘conscience’ kavramını ele alalım. Conscience kelimesine de sözlükten baktığımızda ikinci bir anlamla karşı karşıya geliyoruz. Bu ikinci anlam ise, genellikle consciousness olarak ifade edilen vicdanla aynı kökten türemiş ‘bilinç’tir. Bazen birbiri yerine kullanılan ve çok karıştırılan bu iki kelimenin bağlantısına bakarsak; vicdan yani consience; iyiyi kötüden ayırt edebilme becerisi yani tecrübe veya bilgi yoluyla sonradan elde edinilen bir mekanizmadır. Bilinç de bu ayırt edebilme becerisi ve tecrübesiyle yani vicdanla ortaya çıkan farkında olma halidir. Vicdan Latince ‘conscientia’ yani bir şeyi bir kimseyle ortak bilme anlamına gelmektedir. Yunancada da vicdan kelimesinin karşılığı ‘syneidesis’ paylaşılmış bilgi manasına gelmektedir. Buradan anladığımız kadarıyla Batı tıpkı nefis ve ruha Psikolojide yer vermediği gibi vicdanı da bilgi ve tecrübeyle kazanılmış, edimsel bir kavram olarak değerlendirmiş, onun ilahi bağlantısını koparıp atmıştır.

Dinimizde vicdan kavramını inceleyecek olursak; Kur’an-ı Kerim’de vicdan kelimesini bulamazken hadisi şeriflerde vicdana kalp kelimesi etrafında değinildiğini gözlemleriz. Buna, iyilik ve kötülük kavramlarını tanımlayan Rasulullah aleyhissalatu vesselamın şu hadisi şerifini örnek olarak verebiliriz:

Vâbisa ibni Ma’bed radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna varmıştım.

Bana: “ İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu. Ben de: “Evet yâ Rasûlallah!” dedim. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bana şunları söyledi: “Kalbine danış. İyilik, nefsin uygun gördüğü ve yapılmasını kalbin onayladığı şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice nice fetvâlar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir”  Bu hadis-i serifte kalp iyilik ve kötülüğü ayırt etmede yetkili olarak görülmüştür. İyilikte kalbin onaylamasından, kötülükte ise rahatsız olmasından söz edilmiştir. Bir nev’i kalbe iyiliği ve kötülüğü ayırt etmeye yarayan vicdanın görevi atfedilmiştir.

            Allah-u Teâla merhameti ve hikmeti gereği bunca bilinmezliğin, yol ayrımlarının ortasında kalan insana adeta yol gösteren mürşid bir mekanizma olarak vicdanı bahşetti. Tıpkı ipek böceğine dokumayı, arıya bal yapmayı öğrettiği gibi.. Bu hayat kurtaran, bizi bilinmezlik çukurundan çıkaran ilahi ve fıtri olan mükemmel yapıyı korumak, kuvvetlendirmek boynumuzun borcudur. Ona hak ettiği değeri verirsek, hikmet sahibi olup doğru kararlar verebilir ve hayatımızı vicdanın sesi yani Allah’ın isteği doğrultusunda şekillendirebiliriz.

Günlük hayatta çok kullandığımız vicdanım el vermedi, vicdanına bırakıyorum, artık vicdanım çok rahat cümlelerini incelediğimizde şunu görüyoruz; kalpte gerçekleşen ve karar verme mekanizmalarından biri olan vicdan, aslında kendisine danışıldığında sonucu dolandırmadan elimize veriyor ama biz insanoğlu onu buruşturup bir çöplüğe atabiliyoruz, kalbimizin derinliklerine gömebiliyoruz ya da alıp başımızın üstüne koyuyoruz hatta aklımızın önüne bile geçirebiliyoruz ama bazen vicdanımızın sesini öyle bir bastırıyor ki çıkarcı nefsimiz, onun hikmetli sözleri ulaşamıyor kulağımıza sonrasında verdiğimiz kararlar memnun etmiyor bizi.. Bir miktar daha kısıyoruz vicdanın sesini derken her geçen gün daha bir ‘vicdansız’ uyanıyoruz hayata.

‘Vicdan iç ses olarak hesapçı ve faydacı bir motivasyondan uzak olarak insanın öz benliğinde var olan devrimci bir güçtür.’ der Ali Şeriati ve ‘Çıkar konuşunca vicdan susar’ der Cemil Meriç. Ahlaki sorumluluklarını çıkarları doğrultusunda satan birisinde vicdani hassasiyet elbette zarar görecektir. Günahlarla kararmış bir kalbin vicdan mekanizması tam işler mi ki? O ancak bozuk bir pusula gibi bir o yönü bir bu yönü gösterir. Eğer vicdan her şeye rağmen bozulmadan herkeste eşit olarak işleseydi, vicdanın el vermeyeceği işleri yapan sözde vicdan sahipleri, kalpleri mühürlenmiş şu zalimler neden aramızdalar? Buradan anlıyoruz ki insan, ne kadar nefsinin çıkar çağrılarını kulak ardı edip kalbindeki siyah noktaları tövbelerle azaltırsa o kadar vicdan sahibi oluyor. Zaten tövbe de vicdan muhasebesinin bir mahsulü değil midir? Yani ‘ne kadar emek o kadar ekmek’ hesabı; ne kadar vicdan muhasebesi o kadar vicdan..

            Sözün kısası; Rousseau’nun ifade ettiği gibi ağır yanlışların avı olmak istemiyorsak vicdanımıza sahip çıkmalıyız ve bunun için de nefsimize mahkum değil de hakim olmalıyız… Kalbimizin pusulasının kalibrasyonunu sık sık yapmayı unutmamak duasıyla vicdanlı günler(e)..

FİKRİYE BİLGE BİRCAN

Kendini bulma yolunda psikolojiye merak salmış ve hâlen de bu yolun yolcusu. Gönüllü faaliyetlerde yer almaktan, farklı kültürleri tanımaktan, dil öğrenmekten ve farklı coğrafyalara ayak basmaktan mutluluk duyar. Hayatı, akışında yaşar fakat bunun ceremesini de az çekmemiştir. :)

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir