Bazen bir şey anlatmak istersin,​ aktarmak istediğin düşünceler düğüm düğüm dolaşmış bir yumak ip gibi içindedir, çözmesini beceremezsin. Yapacak tek bir şey vardır, makası alıp çözemediğin düğümleri kesmek. Yani konuya direkt dalmak.​

​Kanaat için bir tanım vererek başlayacağım bu sebeple: “İhtiyaç duyulan, geçici dünya mallarından veya varlığından​ az olanıyla yetinme ya da azına razı olma.” (1)

​Kanaatkârlığın​ tavsiye edildiğini ve güzel bir haslet olduğunu hepimiz biliyor ve kabul ediyoruz. Ama doğruluğuna inansa da insan bazı şeyleri kabullenmek ağır gelebiliyor. Niye azına razı olmak gerekiyor ki? “Olan olsun ama razı olmamak yani tamahkârlık, dahasını istemek yeriliyor neden?” diye bir itiraz sessiz de olsa yankılanır bazen içimizde.

​Bu itirazın arka planında bir sınırsızlık, özgürlük özlemi yatıyor. Ama zehri bal diye sunmak cinsinden bir özgürlük hissi, çok şeye sahip olarak hürleşeceğini sanmak. İddialı cümleler söylerken hep bir dayanak ararım, bu cümle de iddialı gelmiş olabilir. Ataullah İskenderi diyor ki: “Hürrüsün kat’ı ümit eylediğin eşyânın / Hangi şey ki ona tâmi’ olasın bendesisin”

(Umut kestiğin şeyden hürsün, arzuladığın şeyin kölesisin)

​Hani en riskli görevi üstlenenler diyor ya filmler de: “Kaybedecek neyim kaldı ki?”

Kaybedebileceği her şeyi kaybettiği için, bundan daha kötüsü olamaz diye düşündüğü​ için​ cesur, gözü kara bakıyorlar hayata…

İşte bu tam da biziz aslında.​

Biz, cennetten geldiğine inananlar ve tekrar oraya dönmeyi umanlar…

Dünyaya gelmekle bir zindana düşmüş gibi her şeyimizi geride bırakmışız, kaybedecek neyimiz var ki, tekrar oraya dönememekten başka?

​Cennet bahsi açılmışken kanaat ve sınırsızlık bağlantısını yeniden hatırlayalım: İnsan sınırsızı arzuladığı için kanaat ona zor gelebilir. Ne var ki burası dünya, sınırsızlığın imkansız olduğu bir yer. İçimizdeki arzuyu yok edemeyeceğimize göre​ onu doğru yere kanalize edip sınırsız, sonsuz güzelliklerin cennette olduğunu hatırlatalım ona.

Hatırlatalım; iki vadi dolusu altını olsa gözünün doymayacağını, o vadideki bir avuç toprağın gözünü ancak doyuracağını.

​Madem insanın gözü doymuyor diye bir gerçek var, kanaatkâr olmak mümkün değil mi o zaman? Mümkün olmayanı ister mi Allah kulundan?

“Cife-i dünya değil herkes gibi matlubumuz / Bir bölük ankalarız kâf-ı kanaat bekleriz” diyor Fuzûli.

Herkeslerden misin? Bu işi becerebilen bir bölük ankalardan mı?​

Az da olsa başaran var yani.

​Kanaat günlük dilimize bir deyimle yerleşmiş; kıt kanaat geçinmek. Yani zar zor, yoksulluk içinde ve güçlükle geçinmekmiş anlamı. Bana kalırsa biz bu deyimin anlamını yanlış veriyoruz, kıt olan burada kanaat; çekilen yoksulluk da kanaat yoksulluğudur para, eşya yokluğu değil. Yoksa günlük rızkını temin etmiş olan, huzurlu ve sağlıklı olan sanki tüm dünyaya sahip gibidir, denmişti bize.(2) Zaten​ huzurunu kaybedince​ mal mülk insana yetmiyor, mala mülke tamah ettikçe huzuru kaçıyor. Kısır döngü dedikleri.

İnsan dünyalığı arzulayınca elde etmek istediği şeye vasıta olacaklara baş eğmek zorunda kalıyor. Kanaatkâr olsa başı dik olurdu. Kelimenin bir versiyonun anlamı da başını dikmek imiş zaten. (اقنع)​

“Başı dik olmak” deyimi Türkçede de cesur, gururlu ve onurlu olmak anlamında kullanıyor. Kelimeler çok şey anlatıyor, inanın ve başınızı derde sokmayın.​

1)Müfredat, Rağıp el-İsfehani, قنع maddesi

2)Tirmizi, Zühd, 34

AYŞE ACAR

1998 yılında Konya'da dünyaya geldi. Hocacihan Imam Hatip Lisesinde başladığı lise hayatını Mahmut Samii Ramazanoglu Imam Hatip Lisesinde tamamladıktan sonra üç  yıl Arapça kursuna devam etti.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.