Kapanma ve Açılma: Zor Zamanda Ramazan’a Erme

Olağan dışı günler yaşıyoruz. İnsanlık tarihinde bir benzeri olmayan salgın, hayatımıza girmekle kalmadı, bütün yaşam pratiklerimize etki eden, hatta yön veren bir pozisyona oturdu. Salgının eve kapattığı insanımız, geçen yılki Ramazan’ın şokunu unutmadan yeni bir Ramazan, tartışmalarıyla ufukta göründü. Geleneksel dönemde Müslüman toplumda Ramazan’ın gelişi çok öteden belli olurdu. İslam toplumlarının kurucu unsuru olan sünnetten ilhamla hayatı şekillendiren Müslümanlar, üç ayların gelişi ile oruç tutmaya başlarlardı. Recep’ten Ramazan’a doğru yoğunluğu gittikçe artan oruç, şehrin üstünü kaplayan gökyüzü gibi kuşatırdı Müslüman şehirleri. Bu yüzdendir ki Ramazan’a ermek diye bir tabir kullanılırdı. Çünkü Müslüman zihin için Ramazan, erişilen bir iklimin adıydı. Elde etmeye çaba gösterilen, elde edilmesi lütuf görülen bir iklim…

Modernlik, dinin hayattan çekilmesi üzerine kurgulanmıştı. Görüntüsü silinemeyen izlerin ise içi boşaltılmalıydı. Bu da büyük oranda postmodern dönemin uygulamalarıyla elde edildi. Günümüz Türkiye’sinde her yıl Ramazan ayında, gerek sosyal medyada gerek halk arasında maalesef iki konu etrafında yüzeysel tartışmalar vuku bulurdu: Oruca dair fıkhî hükümler, hilalin görülmesi. Son birkaç yıldır konuşulan başka bir mesele, salgın tedbirleri bahsinde gündeme gelince, mevzu sayımızda üç oldu: Teravih namazı.

Modernlik, insanı merkeze aldığını iddia ettiği için teknik yatırımlar; insan hayatını kolaylaştırmak, insanın kendisine daha çok zaman ayırmasını sağlamak, hayatın akışını hızlandırmak gibi birçok gerekçe ile terviç edildi. Yaşadığımız son on yılda ise dijitalin egemenliği ile zamanı boşaltılan insanın kendi başına kalmaması gerektiği sosyal platformlarla tescil edilmiş oldu. “Şehrin hızından ve hayatın sükûnete zaman bırakmamasından” şikâyetçi olan insanımız; özünde yavaşlamayı, eylemsizliği barındıran oruç mevsiminde evde kalmanın zorluğundan neden şikâyet etti?

Oruç ibadetiyle ilgili polemiklerin kaynağında pek çok problem olmakla birlikte en temelde, din ve ibadet algısının şeklî, zahirî ve indirgemeci bir perspektife mahkûm edilmesi söz konusudur. Bu mahkûmiyetten azade olmanın asli gerekleri; en başta, insanı sadece “dinî sorumluluklarını şuursuzca ve bir bilginin kendisine eşlik etmediği bir şekilde yerine getiren bir varlığa”, dini de yalnızca “ef’âl-i mükellefîn” kapsamında “fıkhî” bir perspektife ve bir fetva müessesesine hapsetmenin ötesine geçmek, insanı Allah’ın halifesi, esmasının tecelligâhı olarak görebilmektir. (İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ’ya Göre Orucun Sırları İsmail Rüsûhî Ankaravî Yaklaşımı, Semih Ceyhan)

Ramazan sayılı günlerdedir. Ramazan ayı boyunca, başlangıcı ve bitişi belirlenmiş vakitlerde yeme, içme ve cinsellikten sakınmaktır oruç. Bu tanımda orucun omurgasını oluşturan ve ibadetin başlangıç noktası olan “imsak”, zihnimizi belirlenmiş eylem-amel tanımlarının dışına çıkmaya zorlar. Zira eylemek kelimesinin tüm çağrışımları hareketli olmayı, bir şeyler yapmayı çağrıştırırken; imsak ile başlayan ibadet, kendisini bir şeyler yapmamak üzere temellendirir. Orucun daha ilk adımda bize kazandırdığı şey, kulluğun “iradi bir biçimde bazı şeyleri yapmaktan vazgeçmek” olduğudur. Dolayısıyla orucu,“eylemsiz kalarak yapılan tek ibadettir” diye tanımlamak, aynı zamanda orucun diğer ibadetlerden ayrıldığı noktaya da temas etmektir. Peki, hiçbir şey yapmazken nasıl ibadet ediyor oluruz? Aslında oruç ibadeti, Allah’tan gayrısının muttali olamayacağı bir gizliliğe sahiptir. Bu sebeple “riyanın en zor karışacağı ibadet” de denebilir. Belki de orucun bu özelliği itibariyle peygamberimiz, “orucun (mükâfatının) Allah’a ait olduğu” bilgisini nakleder. Eylemsiz kalarak en özel işlerden birini yapan insan ne öğrenir? Biyolojik olarak en önemli iki ihtiyacımız ve en büyük iki hazzımıza (yeme-içme ve cinsellik) mesafe koymayı. İnsan varlığının devamı için elzem olan bu hazların, Allah’ın kudretini görmemizi engelleyen bir perdeye dönüşmesi riski ortadan kaldırılmak istenir. Bu sayede, iradi bir biçimde, insanın bu iki hazzın temini merkezli hayatın olağan akışının dışına çıkması amaçlanır. Böylece özgürlüğün sınırlarını keşfe çıkar insan.

Orucun bu devrimci yönü, insan hayatının beslenme ve haz arasında sıkışıp kaldığı modern dünyada daha iyi anlaşılabilir. Hiçbir dönemde insan haz ve ihtiyaç sarkacı arasında özgürlüğü bu kadar kaybetmiş değildi. “Tükettiğin kadar özgürsün!” diyen bir dünyada özgürlüğün anlamını yeniden keşfetmek zorundayız. Oruç bize özgürlüğün bazen hazzı “reddetmek” anlamına gelebileceğini öğreterek,“hayır” diyebilen özgürlüğü farketmemizi ister. Bir sufi, Allah’ın en büyük ismi (ism-i a’zam) nedir meselesi konuşulurken eleştirel bir dille şöyle der: “İnsanlar için Allah’ın en büyük ismi ekmek olmalıdır. Çünkü herkes ekmek peşinde koşuyor.” On üçüncü asrın büyük metafizikçisi ve ahlakçısı Ferîdüddin Attâr bu sözü meczubun dilinden anlatır. Meczup tek bir cümleyle insanlık hikâyemizi özetleyerek yeryüzündeki kavgaların, çatışmaların ana sebebini izhar eder. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud ise, insan davranışlarındaki temel saikin libidonun hareketi olduğunu söyleyerek meselenin başka bir yönüne dikkatimizi çeker. Müslüman düşünürler benzer yaklaşımlarla, insanı harekete geçiren en kuvvetli saikin “şehvet” olduğunu söylemişlerdi. Allah, bu en temel güdülerimizle araya kısa süreli bir mesafe koyarak varlığın ve insanlığın anlamı üzerinde düşünmeye sevk eder. Orucun insanı özgürleştirici yönü budur. En temel ihtiyaç ve hazzımızla araya mesafe koyarak “İnsan nedir?” sorusunu tekrar sormamızı temin eder oruç! (İbadet Özgürleşmektir, Ekrem Demirli)

Yeryüzünde karşılaştığımız hadsizliklerin başlangıç noktasına, aşırı beslenme arzusu ve onun beslediği hırsları yerleştirebiliriz. Aşırı beslenme arzumuz, biriktirme güdümüzü harekete geçirir. Bu süreç öyle bir hâle evrilir ki, biriktirdiklerimizin kaybolmaması için kavgaya tutuşur ve savaşa gireriz. Orucun bizde inşa ettiği akla, tam da burada ihtiyaç hissederiz. Zira insan terbiyesinden söz edebilmek için, “aşırı” tutum ve davranışlardan uzaklaşmanın sağlanması gerekir. Bunun yolu ise, bir an için beslenme ile aramıza mesafe koymakla girebileceğimiz bir düşünme sürecidir. Din, oruç ile insanın arzularının ana merkezine yönelerek onun bu zaafını kendisine gösterir. Bu göstermenin amacının, insanı açlıkla terbiye etmek olmadığı farkedilmelidir. Asıl amaç, zihnimizin eşlik ettiği bir terbiye sürecidir. Bu gerçeği, İslam’ın oruç emri ile özellikle Uzak Doğu dinlerinin oruçlarını karşılaştırdığımızda fark ederiz. Oruç bize terbiyenin başlangıç noktasını da öğretir. Bedenin terbiyesini önceleyen tüm bakışları bir tarafa iterek, terbiyenin merkezine aklı yerleştirmemiz gerektiğini öğreniriz oruçla. İftarı günler sonra olacak bir oruçla mükellef olsaydık, bedeni ezerek terbiyenin olabileceğine de inanırdık.

Oruç sadece kapanma, daralma mıdır? Tabii ki hayır. Her imsak için bir yarılma, genişleme (iftar) vardır. Oruç böylece merhale kateder. Gündüz “sâim” adını almak için terk merkezli yaşam, iftarla birlikte vuslatın sevincine döner. Bu, hem gıdalanmanın sevinci hem de sâim (-savm kelimesinin kök anlamlarıyla irtibatlı olarak- müşahede) olanın gündüz kazandığı vasıfla ahirette Allah’la buluşma sevincidir. Teravih ise, âdeta orucun tamamlayıcı bir cüzüdür ve bir görüşe göre aslında farz iken kullara hafifletmek için farziyeti kaldırılmıştır.

Oruç bize, eyleyen özne ile fiili arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını da öğretir. Zira biz, fiille öznenin ilişkisini fiilin bitişiyle biten bir ilişki zannederiz. Hâlbuki “Sana vahyedilen Kitâb’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût Suresi 45. Ayet) ayetiyle ikame edilmiş namazın, sahibini kötülüklerden koruduğunu öğreniriz. Yani fiil bitse bile bizim onunla münasebetimiz bitmez ve çift yönlü olarak devam eder. Korumanın nasıllığı bizim onunla kurduğumuz bağın yoğunluğu ile doğru orantılıdır, diyebiliriz. Tıpkı namaz gibi, oruçla ilişkimizde çift yönlüdür. Orucun farziyetinden bahseden ayetin merkezine yerleşen kelimenin, “kalkan” kelimesi ile aynı köke sahip olması ve “Oruç kalkandır.” cümlesinin peygamberimizin dilinden bize kadar gelmesi bu düşünce için kâfidir. Orucun koruyucu bir kalkana dönüşmesi, Müslüman toplumların Ramazan kültürlerini anlamak için en önemli noktadır. Bu sebeple görüntüsü itibariyle pasif olan amel, tüm şehrin rengini değiştirir.

Peki oruç neden Ramazan’da farz kılınmıştır? Vahiy kaynaklı dinî geleneklerde, büyük toplumsal oruç dönemleri, söz konusu toplumlar için dinî anlamda fevkalade önemi bulunan faaliyetlerle ilişkilidir. Örneğin Yahudilikte Yom Kipur, Musa Peygamber’in (a.s) ilahi yasayı almasıyla; Hristiyanlıkta Paskalya orucu, İsa’nın (a.s) çarmıha gerilmesi ve dirilişi ile ve İslam’daki Ramazan orucu da Kur’anî vahyin inmesiyle ilişkilidir. (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da Orucun Anlamı ve Önemi, Muhammed Akram)

Oruç ibadeti ile ilahi mesaj ve onun rehberliğinin ilişkisini düşündüğümüzde, oruç fiilini bir teşekkür eylemine benzetebiliriz. Oruçla biz asıl mukabeleyi icra etmiş oluruz.

Ezcümle; Ramazan’a ermemizin ve Ramazan’ı Müslüman toplumun nostaljik hatırasından yaşayan dipdiri bir hafızaya dönüştürmemizin yegâne yolunun, kimliğimizi haz ile hız kıskacından kurtarabilecek bir oruçla, temas ettiği her şeyin kadrü kıymetini artıran ilahi söze karşı aklımızı hazır hâle getirmekten geçtiğini fark etmemiz gerekiyor.

Önerilen makaleler

3 Yorum

  1. Eline sağlık hocam.
    Allahu teala öğrendiklerimiz ile ihlasla amel etmeyi cümlemize nasip etsin inşaAllah.

  2. Feyz aldık gardaş. Galemine guvvet.👏👏👏

  3. Okuduk ve ilimden parca aldık inşallah. Ramazanın mübarek olsun kardeşim.

Ahmet Tekelioğlu için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir