Mitolojik bir hikâyeye göre tanrılar insanı var kıldıktan sonra insanı insan yapan sırrı, nereye koyacaklarını uzun süre tartışmışlar. Kimileri bu sırrı yerin dibine gömmeyi düşünmüş. Ama insanın merakı o kadar güçlüdür ki yerin dibine muhakkak bakacaktır, diyerek vazgeçmişler. Bir kısmı uzayın en ücra köşelerinden birine saklayalım, demişler. Ama aynı gerekçe ile bundan da vazgeçmişler. Öyle bir yer olmalı ki insan oraya bakmayı hep ihmal etsin ama oranın hâkimini kendisi zannetsin ve hep orada olduğunu vehmetsin, demişler. En yakını aslında en uzağıdır, diyerek sırrı insanın kendisine saklamışlar.

Sümer’den Babil’e, Mısır’dan Yunan’a kadar insan merakının hep dışarıya yöneldiği görülür. Hâlbuki aradığımız cevap içeridedir: Kendimizde.

Oruç bir tutma eylemidir. Tutup bırakmamaya ise kulluk denir. Orucu emreden ayetten anladığımız kadarıyla orucun maksadı takvaya ulaşmaktır. Takvaya yani sorumluluk bilincine… Peki, neye ya da kime karşı sorumluluk? Sorumluluk kuşatıcı bir bilinç düzeyi. Öyle ki kişide bu bilinç hâli başlayınca kime ya da neye sorusuna verilecek çok fazla cevap oluşuyor. Çünkü sorumluluğu kuşanan kişi hiçbir şey için “Banane!” diyemez oluyor. Ama soru şu şekilde sorulduğunda cevap daha kolay oluyor. İlk önce kime ya da neye karşı sorumluluk? El-cevap: İlk önce kendimize karşı sorumluluk. Bu sıralama bir efdaliyet sıralaması değil elbette, bir mağduriyet ya da acziyet sıralamasıdır belki de. Kendimizle başlayan bu sorumluluk nihai kertede Allah’a karşı sorumluluk ile kemale ulaşacaktır. Kendine gelen kendini bilecektir. Kendini bilen ise Rabb’ini bilecektir. Ama ben bu cümleyi şöyle tashih etmek istiyorum: Kendine gelen, kendini tanıyacaktır. Kendini tanıyan ise Rabb’ini tanıyacaktır. “Men arafe nefsehû fekad arafe Rabbehû!” A-r-f, bilmek değil tanımaktır. “Bilme”de daha çok özne-nesne ilişkisi hâkim gibi gelir bana. “Tanıma”da ise özne-özne ilişkisi vardır sanki. Dolayısıyla marifetullah’tan ilhamla, bilmek değil tanımak!

Tutmalardan en zoru belki de kişinin konuşmasını tutmasıdır. Nutk-u haricîyi tutmak için nutk-u dâhilîye kulak vermek icap eder. Bunun için en münasip vakit Ramazan ayıdır. Kişinin tutma eylemini bolca deneyimlediği ay.
Muhyiddîn Şekûr şöyle der: “Kalp araçtır, aşk amaç. İnsanı sevmek için tanımak gerekir, Allah’ı tanımak için ise sevmek…” O hâlde marifetullah için önce sevmek icap ediyormuş. Sevmek, kalbin doğal eylemi. Onu hiç yormayan en duru eylemi…

İnsan katmerli bir yapıya sahip. Kimyası öyle karmaşık ki mahdut bir tanım neredeyse mümkün olmuyor. Kabaca beşerî ve nazarî ya da beden ve ruh olmak üzere iki boyutunu zikretmek maksadımız için yeterli olacaktır. Her iki boyut da birbirinden müteessir hâldedir tabi. Aralarında akışkan ve geçişken bir ilişki olduğu birçok çalışma ile ispat edilmiş. Ama insanın bedenî, beşerî yönünü yani zahirini tertip etmek kolayken; nazarî, ruhî yönünü tertip etmek neredeyse ömürlük bir emek istemektedir. Bedenin ihtiyaçları ile ruhun ihtiyaçları kıyas bile edilemeyecektir. Hakeza bedenin kiri ile ruhun kiri… Bu mukayese uzayıp gidebilir. İşte oruç ameliyesi, insanın kendine gelebilmesi için; kendini, ağyardan arındırarak tam bir arınma halidir. Buna ise en edna beşerî ihtiyaçlarına kısıtlı bir süre gem vurarak başlıyor. Kul bir ay boyunca, ömürlük bir tutma ve kapatma eylemini prova etmiş oluyor. Kendisi ile arasındaki bu engelleri aşmak yani cevherine ulaşmak; ancak bütün arazları, posaları ayıklamakla mümkün oluyor.

İnsandaki kuvveleri üç başlık ile anlatır İmam Gazâlî:

  • Kuvve-i Gadabiyye
  • Kuvve-i Şeheviyye
  • Kuvve-i Akliyye

İnsan ya kaçar ya da koşar. Etrafındaki bütün oluşlara karşı ya çekici ya da itici duygular hisseder. İlki arzu ikincisi ise öfkedir. Akıl ise bu ikisini tanzim eder. Akıl şayet makbul bir olgunlukta ise, hangi meziyete ne derece fırsat tanıyacağını zamanı ve mekânı geldikçe tertipler. Oruç, arzu ve şehvet meziyetlerinin nasıl terbiye edileceğine dair bir usuldür. Aklın, irade kabiliyetini nasıl kullanacağının usulü.

Yemek, içmek ve cinsellik söz konusu olduğunda beşerî yönümüzde bir ilkellik söz konusu olur. Bunu ne derece dizginlersek o derece insanî yönümüzün hayatımızı yönlendirmesine izin vermiş oluruz. Şayet dizginleyemez ve hayatımıza hâkim olmasına müsaade edersek, ortada ne akl-ı selim ne kalb-i selim ne de zevk-i selim kalır. Bu selametten yoksun hayat ise, sadece organizma faaliyeti olan yaşamdan öteye geçemez olur.

Kulluk, bilinçli bir tanzim hâlidir. Sınırlara maruz kalma değil, bilakis ilkelere talip olma hâlidir. Teslimiyet bilinçli bir ayıklama ardından gelmişse kulluk başlamış demektir. Kim kimin nefsini terbiye edebilir?! Kişi ancak kendi nefsini hizaya çekebilir. Terbiye bir süreçtir. Ve ilk adımı taleptir. Kişi “adam” olmaya, yani “âdem” olmaya talip olmalıdır. Oruç, bu talebin samimiyetine delalettir.

İnsanlığın varlık sahnesine ilk çıktığı hikâyeyi bir hatırlayın. Hz. Âdem de Hz. Havva da “Yeme!” ikazını dinlemediler. Kendilerini tutamadılar, arzularının esiri oldular ve yediler. Ardından ise, kendi beyanları ile, zalimlerden oldukları için bağışlanma talep ettiler. Kıssanın metaforik yanına paralel olarak, dikkat ediniz, iştah da şehvetle aynı kökten gelir.

Açlığa maruz kalmanın kendisi ibadet olabilir mi? Amaçlar ıskalanırsa kulluktan bahsetmek mümkün olmaz. Orucun ahkâmı önemli evet ama bu ahkâmın illeti unutulmamalı, usul fetişizmi ile “asıl” itibarını kaybetmemelidir.

Açlığın zillet olarak algılandığı bir düşünce şeklinde orucun ubudiyet boyutundan bahsetmek mümkün olmayacaktır. İhlas, aleni olanın neresindedir? Orucun amacı takva ise, açlık biniti ile takva menziline nasıl ulaşılabilir? Gözü saatte olan ve iftarı birkaç öğünlük yemekler ile geçiren bireyin takva amacına yaklaşmış olması, ihtimal dâhilinde olacak mıdır?

Hakikat tesettürlüdür. Varlık âleminde bütün mevcudat bir örtünme içindedir. Buna oruç da dâhildir. Orucun setri, bedenî açlığın dilden de gönülden de çıkarılmasıdır. Ruhun doyurulma işine mahrem bir dünyada devam edilmelidir. Tetikte, diri, farkında, içe ve dışa dönük, samimi bir âdem olur kulluk içinde olan. Bu bir çaresizlik, zillet ya da mecburiyet hâli değil bizatihi çarenin kulluk olduğunun farkında oluştur, izzettir.
Gerçek teslimiyet yatay düzlemde değil dikey düzlemde olur. Aşağıdan yukarıyadır bu seyir. Kişi ne ile teselli oluyorsa ancak ona teslim olur. Bunun gayrısı insan onuruna halel getirecektir. Oruç, beşerî arzulara teslim olmayıp, ulvî gayelere odaklanabilmektir.

Durmak bazen en büyük eylemdir. Düşünüp durmadaki “durma”dan bahsetmiyorum; durup, düşünmedeki “durma”dan bahsediyorum. İnsan sık sık durmalı ve düşünmelidir: Bu gidiş nereye? Bu durmalar hem niyet tazelemek için hem de adımları kavileştirmek için elzemdir. Bu bağlamda oruç modern dünyanın dayattığı bütün kapital yığına karşı, kıyam hâli, yani bahsettiğimiz durma halidir. Durup düşünme ve ardından direnme hâlidir.

Modern insan durmuyor. Durmaya da niyet etmiyor. Bu onun gündeminde hiç yok. Sahici eylemler sakinlik gerektirir. Sakin, sükûn, müsekkin, sekine, teskin… aynı kökten kelimeler. Sakinlik durmakla mümkündür. Yine mesela v-g-f kelimesi de durmak için kullanılır. Vukufiyet kesbetmek, yani anlamını içselleştirmek. Bu derin zihnî eylem için de durmak, durulmak icap etmektedir. Oruç tutan hem sekine yaşar hem vâkıf olur. Dem bu demdir.

Modern insanın durmamasının sebebi kaçıştır sanki. Bu bir kaçışsa neden ya da kimden kaçmaktadır insan? Buna verilecek en can yakıcı cevap, kendisidir. İnsan kendinden kaçış hâlindedir. Kendinden, yani mesuliyetten, vâkıf olmaktan, anlamaktan… Varoluşsal sancıdan kaçılmayacağını anlayanlar ise durmaya ve kendileri ile yüzleşmeye karar verirler. Zira kişi, kaçtığı kendisini hep kendinde taşımaktadır. Kendinden kaçış mümkün değilse yapılması gereken, kişinin kendi karanlığının gözlerinin içine bakması ve alması gereken kararları almasıdır. Kendini tutmaya başlamasıdır.

Maalesef insan kendini dinlemiyor. Kendine vakit ayırmıyor ve kendini işitmiyor. Hevâ ve hevesini kendisi zannettiğinden belki de kendisine gereken değeri vermiyor. Bu ise bütün mücrimiyâtın ilk adımı oluyor. Kendini kaybeden insan hevâsının peşinde sürüklenerek bir ömrü ziyan edebiliyor. Hâlbuki şifa tutmaktadır, tutunmaktadır.
İnsan kendini ihmal ederek düşüşünü başlatıyor. Aramak tamamlanma arzusundandır. Farkında olanlar arar. Kaybolduğunu fark etmeyen ise aramaya hiç başlamaz. “Sizin için her yol gidilebilir ise siz kaybolmuşsunuz demektir.” der, İsmet Özel. Her yolun doğru yol olmadığını bilmek ve doğru yol için kendine vakit ayırmak, kendini tutma yürüyüşü ile başlayacaktır. Her adımın kendine yaklaştırdığı bu yürüyüş ile alnı terleyenlere binler selam olsun!

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir