Yavaş yavaş, hatta ayaklarımı sürüyerek yürüdüğüm yollar toz içindeydi. Siyah, geniş paçalı pantolonum çoktan değiştirmişti rengini. Yolun tam ortasında kalakalmıştım. Gözlerimin alabildiği tüm uzaklıklar enkazla kaplıydı. Öyle  ya, insan her şeyi kabullenebiliyordu da ağaçların yere serilmiş köklerini kabullenemiyordu. Tam o an büyük bir gürültü duyuldu, bir ev daha yıkıldı. Bu kadar basit bir cümleyle de son yolculuğuna uğurlandı. Hiç istemeyerek biraz daha yürüdüm, göreceğimi görmüş olmama rağmen. Telaşlı bir aile, evlerinin önündeki küçük kamyonete evdeki eşyaları taşıyordu. Karınca gibilerdi, öyle hızlı, öyle çok iş yapan. Telaştan başka ifade yoktu hiçbirinin yüzünde. Ta ki evin küçük çocuğunu görene kadar böyle düşünüyordum. Bahçe kapısının hemen yanındaki akasya ağacına sarılmıştı. Gözleri kapalı da olsa, sanki gözlerine yansıyan hüznü görüyor gibiydim.

Toz bulutu içinde bir bilinmezliğe doğru yürümeye devam ettim. Sağım, solum, gözümün aldığı her yer ev yıkıntılarıyla kaplıydı. Ve bu kare bir savaşa ait değildi. İnsanın,  güzel olan şeylerle kavgasına aitti. Her gün buradan geçerken gördüğüm, mavi boyalı evin duvarından dökülen taşlara basarak adımladım. Her gün aynı saatte halı silkelemeye çıkan yaşlı teyzenin evinin enkazına bir selam verip devam ettim sonra da.

Belki de burada yaşayan herkes memnundu bu durumdan. Belki de daha rahat bir hayata alışmanın hayallerini kurmaya başlamışlardı şimdiden. Ama bu sokaklar memnun değildi, hissedebiliyordum. Hangi sokak isterdi ki, çocuk sesleri yerine araba kornalarına ev sahipliği yapmayı? Hangi ev duvarı özlemeyecekti, saklambaç oynamak için gözlerini kapatıp kollarını duvara yaslayan çocuğu? Peki ya yollar? Seksek oynayan çocukları mı sarıp sarmalamak isterdi yoksa sayısızca geçen arabaları mı? Ağaçlar da meyvelerini toplamaya gelen çocukları özlerdi muhtemelen, hayatlarına son verilmemiş olsalardı.

Moloz yığınlarının bu kadar duygu yüklü olabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim. Taş parçaları şiir yazılmaya oldukça müsaitlermiş meğer. Ama biz hiç vakit bulamadık buna. Yolun sonuna geldiğimde, enkazların sanatçılarına rastladım. Mola vermişlerdi. Birkaç kişi yere koydukları uzun mermer parçalarının üzerinde namaz kılıyordu. Ortadan yok olan mahallenin, sokaklarda atılan şen çocuk kahkahalarının cenazesini kaldırıyorlar gibi hissettim. Buyrun, kentsel ölüşümüzün cenaze namazına!

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.