Her şeyin bir tarihi var şu dünyada. İnsanlığın tarihi, devletlerin tarihi, dinlerin tarihi, edebiyatın tarihi… Peki ya yazının, kitabın tarihi?  Binlerce yazı çeşidi var, sayısız kitap. Doğru. Ama ben sana İslam tarihinde yazıyı, kitabı anlatmaya çalışacağım.

Sen şimdi iki kapak arasında görüyorsun ya beni, benden binlercesi ile dolu ya rafların, hiç düşündün mü ben hep böyle miydim? Nereden ve nasıl geldim, hangi yollardan geçtim?

“Sümerler icat etmiş işte.” deme sakın! Tarih yapsan da yazan sen olmayınca her yazılanı doğru sanıyorsun. Beni ne Sümerler buldu ne de başkaları. Ben ki levh-i mahfûzdan beri varım. “Allah insana kalemle yazmayı öğretendir.” der ya Kur’an.  Âdem (as) ilk insan. Sanır mısın ona yazıyı öğretmedi Yaradan?

Peygamberlerin sadırlarına işlenenden başka, bir kısmına satırlarda sunulan benim. Pek çok yerde oldum, pek çok iş için kullanıldım lakin peygamberlere verilen sahifelerde, kitaplarda olmaktan ulvisini görmedim. Peki sen, elindeki Mushaf, hadis mecmuaları sana nasıl ulaştı hiç düşündün mü?

Anlatayım.

 Muhtemeldir ki birçok şey duyup okumuşsundur. Demişlerdir ki mesela:  “Araplarda yazı çok gelişmemişti. Okuma yazma bilenler yok denecek kadar azdı. Ezberleri kuvvetliydi, o şekilde işlerini görürlerdi.” Öyle miydi gerçekten?

Bakalım.

O topraklarda (Arabistan) daha İsa Peygamber gelmeden 200-300 sene evvelinde dahi insanlar beni bilirdi. Kitabelere, anıtlara kazınmamdan belli. İslam öncesi Arap şairlerine sor beni. Tasvir etsinler sana yazının bin bir hâlini. Sevgiliʼnin kabilesiyle gidişini ve geride bıraktıklarını bir kitabın beyaz sayfasına benzetsinler mesela. Parşömen üstündeki yazılardan söz etsinler sonra. Taş tabletlerdeki solgun yazıları anlatsınlar sana.

Hz Muhammed’e (s) gelen ilk vahiy ile titredi kâinat: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Kâinat kitaptı demek, arz kitaptı, sema kitap. Satırlara nakşedilenler ise kitaplardan bir kitap. Göz okur, dudak tekrarlar, kalp aklederdi. O güzel Nebi, inen ayetleri ashabına okurdu. Onlar da hemen ezberler, bununla kalmayıp kemik parçası, hayvan derisi, taş levhalar ve parşömenler üzerine yazarlardı ezberlediklerini. Hani diyorlar ya, “Yazı o dönemde gelişmemişti.” diye. Madem öyle, ezberlemekle yetinemez miydi sahabe? Henüz gelişmemiş olan bir yazı ile ayetleri yazmak niye?!

Sonra şu iddiaları da duydum, okudum:  “Müslümanlar hicri 3. asra kadar Kur’an’dan başka bir şey yazmadı, hadisleri bile.” Ah ah! Peygamberimin müsaadesiyle sahabiler, onun ağzından dökülenleri sahifelere yazardı.  Bizzat buyurduğu gibi:  “Yaz. Bu ağızdan haktan başkası çıkmaz.” Abdullah b. Amr’ın (r) Sahîfe-i Sâdıka’sında gör beni. Taş, deri, kemik parçası, parşömen, papirüs işlendiğim yerlerdi. Medine yakınlarındaki kaya yazıtlarında gör beni.

İşte bu sahabilerin sahifeleri, onların Peygamberʼden naklettikleri tâbiûn nesline geçti. Ömer b. Abdülaziz, hadise dair bütün malzemenin bir araya getirilmesini emretti. İbn Şihâb’ın deve yükleri ile taşıdığı kitaplarda gör beni.

Buhârî, Sahîh’ini ezberinden mi yazdı sadece? Birçok cüz ve sahife vardı elinde. Demem o ki senin tarihin, hele de ilim tarihin hakkında denilenlere, yazılanlara dikkat et. Oku. Tekrar oku. Yetmez! Araştır ve doğrusunu öğren!

Güzel günler gördüm ama bir o kadar da ızdıraplarla dolu benim tarihim. Ben ki Moğolların hışmına yakalandım da Dicle’ye atıldım. Rengi kan ve mürekkeple sulanan nehirde gör beni. Ne yangınlar gördüm alevleri gök kubbeye ulaşan. Dedim: “Kıyamet bu olsa gerek! Buradan çıkar mı insanlık aydınlığa? Yoksa dörtnala koşar mı karanlığa?” Ümitsizlik haramdı, hatırladım. Bu kaybın bedeli ağırdı. Kitapla ilerleyen medeniyet, onun yokluğuyla durakladı. Burası yandı ama buradan giden âlimler yeniden yazdılar, yeşerttiler gittikleri yerleri. İlim bitmedi, hep devam etti.

Endülüs’e giden âlimlerin kitaplarında gör beni. Orası öyle mümbit bir yer hâline geldi ki… Avrupa derebeylerinin, papazlarının; çocuklarını eğitim için Endülüs’e göndermelerinden belli (miladi 10.yy). Sen abarttığımı düşün hele. İster kız, ister reddet ama bugün Avrupa, Endülüs’teki birikime borçlu hâlini.

Neler neler gördüm ben. Ne zaman el üstünde tutulsam şahlandı tutan eller. Beni tutan ellere hürmet eden devletler.

Sonra öyle bir millet-i merhumeye rast geldim ki heyhat! Okuma yazması olmayanı dahi üzerinde yazı olan her şeye hürmet eder, bel altında tutmazdı. Çünkü tüm kitaplar o kitabı anlamak için vardı. Satırlarda olanlar da sadırlardan akmıştı. Allah kaleme ve yazdıklarına yemin etmişken nasıl saygı duymasındı?

Âlimlerin okuyacakları ya da yazacakları zaman bir ibadet şuuruyla hazırlanışını, duruşunu görseydin. En güzel elbiselerini giyer, kokular sürerlerdi. Kalemi besmele ile tutar, kâğıda hürmetle yazarlardı. Bir kitabın meydana gelmesi için ne adaplar, ne usuller vardı.

Matbaa çıkageldi sonra. Devlet mesafeli durdu başta, evet. Ben de sevemedim, ne yalan söyleyeyim. Matbaa soğuk, matbaa gürültülü ve boğuk. Nerede kalemini besmeleyle tutan hattat, nerede o mürekkebin sıcaklığı? Sonra alıştım ben de buna.

Asırlardır pek çok şey gördüm geçirdim dedim ya. En ağrıma gideni ne oldu bilir misin? Kitaba, kaleme, ilme ve âlime değer veren, el üstünde tutanların torunları farklı bahanelerle kitap avına çıktılar. Saklanmak zorunda kaldım samanlar içinde. Bazen yakalandım yakılmak üzere. Yırtıldığım da oldu, ele geçmeyeyim diye gömüldüğüm de. Haliç’ten döküldüm desem inanır mısın?

Ben hiç bu kadar hor görülmedim. Karşılaştığım onca ilgi, alaka ve değerden sonra ağır geldi yaşadıklarım bana. Dedim: “İşte şimdi kıyamet yakın!”

Bitmedi. Sonra da torunlar dedelerinin yazdıklarına yabancılaştılar, okuyamaz oldular. Dedelerin bıraktıkları define haritası ellerindeydi lakin dili çözülemeyince çürüdü hazine de.

Kıyamet kopmadı ve ben ölmedim. Bir zaman sonra kenarda köşede kalan yazmalar toplandı. Onların bir kısmı da ya rutubetten ya yağmurdan çürüdü gitti. Bir kısmı üşüyen kütüphanecinin ateşinde yandı. Birçoğu da Avrupalı seyyahlara el altından satıldı. Ben ölmedim, kahroldum. Hep karanlıktı, her yer karanlık. İnsan kendini parça parça yok eder mi? Edermiş, gördüm.

Karanlıklar içinde kayboldum derken bir ışık, cılız bir ışık gördüm. Torunlar mı, torunların torunları mı bilemedim ama bir şeyler oldu. Okumaya, yazmaya, tefekkür etmeye başladı insanlar. Gençler bir araya gelip kitaplar üzerine konuştular. Dedelerinin kitaplarını arayıp bulanlar, okuyup öğrenmeye çalışanlar oldu.

Moğol istilasında, Endülüs’te,iç savaşlarda, bozgunlarda, hep bitti dediğim anda gördüm ki bitmemişti. Şimdi işte yeniden filizler yeşeriyordu. Güneş, yüzünü göstermeye başlamıştı. Bir şeyler oluyordu, güzel şeyler. Gençler gördüm, dert sahibi. Bu dünyayı aşan dertleri vardı. Günlük meşgalelerin, eğlencelerin, sorunların ötesinde; bile isteye niyetlenip sahiplendikleri, göğüslerinde madalya gibi taşıdıkları bir dertti bu.

“Bir derdin varsa, varsın. Derdin kadarsın.” sözünün tecessüm etmiş hâlini gördüm.Oku, anla, yaşa ve yaşat. Bulmak için, olmak için oku.

Anladım ki, ilim kıyamete kadar devam edecek. Bu neden senin elinle olmasın. Silkelen! Kim olduğunu hatırla! Rabbinin “Oku, Rabbin en cömert olandır.” vaadi yetmiyor mu sana? Hatırla! Sen insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmetin ferdisin. Senin varlığın insanlığa lazım. Afrika’ya, Asya’ya en çok da Avrupa’ya, Amerika’ya lazım. Kurak toprakların, yağmuru hasretle beklediği gibi çorak zihinler ve yürekler seni bekliyor. Ey Rabbin muhatap aldığı, yeryüzüne halife olarak gönderdiği şerefli insan! Oku, düşün, çalış! Oku, ilmin artsın. Oku, amelin artsın. Oku, merhametin, tevazun artsın. Hisli yürekler lazım bize. Oku! Senin Rabbin cömert olandır.

ZEYNEP SENA YILMAZ

Kul. Başı ve sonu olan bu yolculukta güzellikleri görüp geçmek yerine durup seyretme, o güzellikleri kendinin bir parçası hâline getirme gayesiyle yürür. Gayesi bu ama ne kadar yaklaşır bilinmez. Bir duası var: “Küçük çocukları koruduğun gibi beni de koru ya Rabbi! Düştüğüm yerde bırakma beni. Faydalı ilim ver. Doğru düşünmeyi, doğru davranmayı, doğru anlamayı, doğru anlatmayı, doğru yaşamayı nasip et.” Şükredecek, öğrenecek, soracak, anlatacak, okuyacak, yazacak, koşacak, umutlanacak, gülecek, tefekkür edecek... birçok şey var, doğru. Ben ne kadarını yapacağım peki? Ne kadarına talip isem, bana ne kadarı yazılmışsa.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir