Birtakım sesler geliyor. Yaklaşıyorum.

Güneş vuruyor yüzüme, ılık bir rüzgâr yakmıyor beni, çimler yumuşak yumuşak eziliyor ayağımın altında.

Seslere yaklaşıyorum.

Bir müzik aletinin sesini duyuyorum. Güzel notaların birer birer sıralanışını. Beni kendine çeken bir müzik, bir “journey”… Hafif hafif gıcırtılar ekleniyor ve kuvvetli sürtüşlerini de gerçekleştirince tanıyorum kamançanın sesini. Hayranlığım artıyor bu müziğe. Narin gıcırtılara, bir parmağın tuşlar üzerinde yumuşak geçişleri ekleniyor. Bir piyano.

Artık bu sentezden ayrılmam mümkün değil. Müziğin tam içindeyim.

Ayakkabılarımı çıkarıp bir iskeleye oturuyorum. Sarkıttığım yalın ayaklarıma, denizin dalgaları bir hafif, bir şiddetli çarparken, notalar da kesik kesik yükselip alçalıyor. Tenimdeki suyun kayıp gidişinin verdiği güzel his henüz geçmezken yenisi ekleniyor sürekli, tazeleniyor.

Hüzünlü seslerin verdiği bir neşe içindeyim. Gerçek zaman ve mekândan bakınca uzak olan ama diğer yandan, içimin en ortasında hissettiğim için, hayalimde yaşayabildiği için çok yakın olan bir şeyleri sever ve özler gibi sanki.

Alçalıyor sesler. Ardından yumuşak yumuşak yükseliyor. Parmağım ritim tutuyor artık.

Rüzgârın şiddeti artıyor. İçimi ürpertiyor hızını artıran müzik.

Düzenli bir ritim başlıyor sonra. Sakinleşiyor gökyüzünün rengi. Gece oluyor.

……

Omzumu bir elin sarsmasıyla irkiliyorum ve açıyorum gözlerimi. Bir müzik sesi duymuyorum artık. Okulun bankında seninle oturuyorum. Omzuma dokunan senin elin. Anlamsız bakıyorsun. Neredeydin, der gibi, duymamış gibi bakıyorsun. Nasıl görmezsin güneşi, geceyi? Deniz nerede? Rüzgârı da hissetmedin o hâlde? Neden böyle bakıyorsun? Anlatıyorum işte. Olmuyor. Neden anlatamıyorum, neden anlaşılmıyor?

Sakinleştiriyorum kendimi. Biraz durup düşününce bir cevap buluyorum bu hâlime:

Sana anlatmaya başlayınca kulaklık düştü kulağımdan denize.“lık” sesiyle gözlerim açıldı. Müzik bitti. Görüntüler de yok oldu.

Aslında,

Ara sıra beni bu dünyadan başka dünyalara işte böyle alıp götüren; kimi zaman öyle ağır ve yorucu, kimi zaman içimi içimden taşıran coşkunlukta, anlamını ve ne olduğunu bilemediğim birtakım yoğun duygularımdan biriydi bu. Müziği kulağıma özel, görüntüleri gözlerime…

Hazine yüklü bir kayığın gelip oturmasıydı, kıyı’ma. Bana onu gizlemek, gözlemek ve bir gün, sahibine teslim etmek düşüyordu. Duygularımın, gizli hazinem’in sahibine.

Ve kabul ediyorum artık. Kabul edip de rahatlıyorum şu gerçeği:

Anlatmaya çalışmak yoruyorsa, anlatılamıyorsa bazı şeyler, demek ki anlatmamalıydı.

Paylaştıkça azalıyordu değeri.

Anlattıkça eksiliyordu,

Eksiliyordum.

NEFİSE BEYZA ERDEM

Nefise Beyza Erdem.
Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL mezunu, Meram Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisiyim.
Esasen, kim olduğum sorusunun cevabı ise şudur: Varlığını ve varlığının sırrını, çocuklar ve yaşlıların yanında hissedebilen, çaldığı her kapının denizlere açılması umuduyla yaşayan; uzayın, gecenin ve dağların hayranı. İçindeki hasret yükünü, yazmak ve çizmekle bir nebze hafifletmeye çalışan bir kimse.

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Kim bilir sahibinin hazineyi arayışındaki heyecan, hazinenin sahibini bekleyişindeki heyecandan daha şiddetlidir belki de. Hazine kıyıda bekliyor ve dalgalara, fırtınalara maruz kalıyorsa sahibinin de nice denizler aşarak gelmesi gerekiyor kıyıya. İkisi de birbirini arıyor aslında. “Erişir menzil-i maksuduna aheste giden” demiş şair. Vuslatın yakın olması duasıyla..
    Kalbimizde ve dahi dualarımızdasınız sevgili yazar 🙂

  2. Bu güzel teselliyle, vuslatı beklemek daha kolay olacaktır Allah’ın izniyle.
    Teşekkür ederim 😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir