Mithat yatağa uzandı. Avucunda parmağında olması gereken bir yüzük vardı. Onu bu halde gördük ya, aklımıza hemen evliliği ile ilgili muhtelif düşünceler geldi. Evliliğinin nasıl gittiğini, güzel gidip gitmediğini, gidiyorsa yüzüğünün neden parmağında olmadığını, gitmiyorsa neden işin buraya kadar geldiğini, asıl; örnek alınası evlilik için gereken şartları, hep düşündük. Meğer hiçbiriyle uzaktan yakından alâkası yokmuş. Yine de kafamızı yontup da içinden çıkardığımız soruların boşa çıkmasını dert etmedik, zaten nereden bilebilirdik? En iyisini Mithat bilirdi. Bekledik ve onu dinledik.

Halı sahayı düşünüyordu, öyle duyduk. Akşam bir asist yapmış. Ama bir gol atıp, bir asist de yapabilirmiş. Bu şansı varmış. Oysa tam karşı karşıyayken kaçırmış. Topu -oğlum bak zor ikna ettim Salih’i, düzgün oynayın şu topla dediği Salih’in topunu- kale direkleri dışına, tellere atmış. Nedim arkadan “Yuh!” diye bağırmış. Aralıklı nefesler vererek de şöyle demiş: “Oğlum oradan nasıl kaçtı lan? Bomboş kale, auta nasıl attın? Üfffffffff, zaten atağa çıkacağız diye anamız ağlamış!.. Hadi dön hadi, defansa.” Mithat tüm bunlardan tellerin tel olmadığını, Nedim’in kalın dudakları ve ince bir yüreği olduğunu anladı. Daha ne anlasındı ki? Böyle bir konuşma, böyle bir adamdan ancak bunları anlatırdı.

Mithat defansa gitti, tellerin aut olduğu idrakiyle. Bir de yazdı kafasına ama sadece kale yanlarındakiler auttu, diğer yerdekiler teldi. Oralara tutunup adam geçilirdi, çalım atılırdı, telle duvar pası yapılırdı, diye. Bunlar böyleydi ve Mithat oynaya oynaya öğrenecekti. İnsan, Mithat’ı böyle kabullenince anlıyordu. İnsan zaten kabullenince çok anlayan bir varlıktı. Nedim de bunu düşündü, çalımı yedikten sonra. Yiyip yerde, Halil’in arkasından bakarken, onun çime yapıştırdığı topun az sonra çekeceği şutla gol olacağını tahmin ederken. İnsan zaten bekleyince yıkılan bir varlıktı. Nedim golü görmeden ayağa kalkmadı, golden sonra herkes ona baktı, o ayağa kalkıp kaleye yürüdü. Topu aldı ve Mithat’a hiçbir şey demedi. Hesap sorar gibi, sen atsaydın o golü -o gol değildi ki, bir ataktı, o atağı gole çevirseydin demeliydi- belki de yemeyecektik. Al şimdi iki dakikada çevirirsin ananın krepini -boş ver küfretmesin şimdi, krep çevirsin, krep çevirmek iyidir- deseydi Mithat’a herkesin önünde, belki bazı şeyler düzelecek, bazı hisler tatmin edilecek, bazı hatlar gerilecek ve bazı kalpler kırılacaktı. Bu bazılardan birini ya da ikisini ya da cümleten hepsini düşünerek hiçbir şey demedi. Demedikçe içi huylandı. Çok demek istedi. Ama demedi. Çünkü sustu. Susmak en hakiki yanlış anlaşılmadır. Hiçbir şey bilmiyorsun sanırlar susunca. Ki çok bildiğinden susar insan, bu bilinmiyordur. Bilmeyen aslında karşı taraftır ama bilmiyorsun diye sen suçlanır ve sustuğunla yargılanırsın. Çünkü bu böyledir ve bunu değiştirmek için bir yeşil halı saha değil, bir yeşil dünya, hâlâ yeşil kalabilen dünya gerekir. Ama bunun için uğraşılmadı. Çünkü Nedim kimseye bir şey demedi. Ve sırf bu yüzden dünya dönen çarkından, dilenciler cami avlularından, göçmenler sınır kapılarından, bulutlar gökyüzünden, çocuklar parklardan, devlet adamları rahat koltuklardan ve televizyonlar uzaktan kumandalardan vazgeçmedi. Her şey Nedim yüzündendi! Çünkü suç böyle bir şeydi. Sustukça sana yapışan ve sana yıkılan bir şeydi. Nedim sustu ve suçlu oldu.

Herkes dağıldı sonra, Mithat eve geldi. Üstünü değiştirdi, yeni aldığı saati vitrinde gördü, taktı koluna, salona gitti. Banyo edeceğini ve banyoda işi olanın bir an önce işini halletmesi gerektiğini söyledi. Yatak odasına gitti. Saate bakarak gittiğinden holde yamuk bir çizgi oluşturdu, kapının eşiğine geldiğinde doğru odaya geldiğini anlamak için kafasını kaldırıp geri çekildi. Orası olduğunu anlayınca içeri girdi. Yatağa uzandı. Saatli kolunu kadranı atletli tarafına, eli kıllarına gelecek şekilde göğsüne uzattı. Yüzüklü elini yataktan aşağı sarkıttı. Yüzük hafifçe aşağı meyletti. Mithat bunu hissetti. Elini kaldırıp yüzüğün eski yerine gidişini seyretti. Tekrar öne aldı, ize baktı. İzin derinliği karşısında ürperdi. Kale direklerinin arasına çizilmiş beyaz çizgi geldi aklına. Parmağına baktı. Yüzüğü parmağında ileri geri, sağa sola oynattı, sanki izi büyütüyor gibiydi. Bir yandan da kaleyi düşünüyordu. Anlık zaman farklarıyla parmağındaki iz ve kale direkleri arasında gidip geliyordu. İzi büyüttükçe kale direklerinin de giderekbirbirinden açıldığını gördü. Şaşırdı, ayağında top kadar ağır bir şeyin varlığıyla doldu. Kale büyüdü, iz büyüdü, kale büyüdü, iz büyüdü. Yeterince açıldı kale. Mithat gözleriyle Nedim’i aradı. Ona kendisinin gol atabileceğini göstermek istedi. Bulamadı, arkasında bir yerlerde olduğunu hissetti, dönüp bakmadı. Golü atıp öyle bakacaktı. Gerildi, gerildi ama gerilirken yay gibi bir şeyle karşılaştı. Bir yandan endişelenirken bir yandan da sevindi, çünkü daha hızlı gidecekti şutu. Biraz daha zorladı kendini. Sonra bıraktı. Bıraktı ve nevresimleri düşürdü. Büyük bir gürültüyle. Banyodan oğlu geldi, “Baba ne yaptın?” dedi. Eşi salondan tedirgince, eli bağrında “Ne oldu?”dedi, kızı annesini izledi. Bu tür durumlarda nasıl hareket edeceğini öğrenecek gözleriyle. Sonra oğlan nevresimleri yerden kaldırırken “Bir şey yok anne.” dedi, sesi seyrek seyrek çıktı. Babasına onların yeni katlandığını söyledi. Mithat tepki vermedi. Gol olmamıştı sonuçta. Oğlu kadar dert etmedi durumu. Hem eşi görse ne olacaktı, Nedim görmemişti. Bir şey mi olmuştu yani?

“Sen banyodaki işini bitirdin mi?” dedi Mithat. İsteği karşılanmamış gözlerle. Oğlu evet deyince girdi banyoya. Halı saha gitti kafasından, Nedim de. Masanın üstündeki yüzük kaldı sadece, bir de yatak. Hatta yatak, olduğu gibiydi, diğerleri gibi değişmemişti. Yayları sağlamdı. Gerilmelere dayanmıştı. Üstüne vazife olmasa da nevresimleri tutmak için bile çabalamıştı ama konforluydu sadece. Elinden, ayaklarından ve konforluğundan başka bir şey gelmedi.

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.