“Rûh-i izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir. Sâde bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli: Bir halâs imkânı var: Ahlâkımız yükselmeli, Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsrânımız… Çünkü hem dünyâ gider, hem din, eğer yapmazsanız.”

Zifiri geceler yıldızların en parlak olduğu zamanlardır. Osmanlı güneşinin battığı o karanlık vakitlerde bir yıldız olarak ortaya çıkmıştı Mehmed Âkif. Karanlığa karşı tek başına direniyor, avazı çıktığı kadar bu ümmete karanlığın üzerlerini kapladığını haykırıyordu. Âkif’in şiiri bir çığlıktı. Batı’nın, yanlışlarını kucaklayıp koştuğunu; Doğu’nun ise tüm doğrularına rağmen yattığını görmüş, bu ümmete “Kalk!” diye feryat etmiştir. “Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir. Davransana eller de senin, baş da senindir.” O, Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “Vakar dolu bir alın, hayâ dolu bir çehre, şiddet dolu bir bakış, iman dolu bir sinedir.”

Mehmed Âkif, 1873 yılında Fatih’te dünyaya gelmiştir. Fatih diyorum zira Sezai Karakoç’un da dediği gibi, “Fatih; İstanbul içinde ikinci bir İstanbul, yüzde yüz Fatih şehridir. Fatih Camii etrafında halka halka Fatih medreseleri ve semti, en saf Müslüman Türk heyecanın ördüğü bir toplumdur.” Babası işte bu medreselerde müderristir. Zaten din eğitimini de çocuğuna kendisi vermiştir. O kendi yaşadığı yoksul Fatih semtini, “Fusûlü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız; kurak, çamur… İki mevsim tanır ayaklarımız.” diyerek anlatır. Âkif, çocukluğunu bu yoksul ama bir o kadar maneviyat ve huzur dolu yerde yaşadı. Babasının onu küçükken camiye götürdüğünü anlattığı şu neşeli beyitler, cami ile iç içe bir aile ve çocuğu anlatır bizlere.

“Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece, Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence. Giderseniz gelin amma namazda uslu durun, Meramınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi. Namaza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi, dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde, Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!”

Babasından aldığı dinî eğitim yanında Âkif, mekteplidir de. Mülkiye’ye başlayan Âkif, birkaç yıl sonra babasını kaybetmesiyle işe başlaması daha kolay olduğu için baytar mektebine geçer ve birincilikle mezun olur. Mezuniyetinden hemen sonra ilk eseri Servet-i Fünûn’da yayınlanır. Zaten edebiyatla iç içedir. Ayrıca Arapça, Farsça ve Fransızcadan çevrileri yayınlanır. Sonrasında arkadaşlarıyla beraber Sebilürreşad dergisini çıkarmaya başlar.

Mehmed Âkif edebiyata olan yeteneği ve bu başarısına rağmen edebiyatı amaç edinmemiştir. Eğer salt bir güzellik ve estetik için şiir yazmak istese şiiri, en itibarlı şairlerin erişmeyi hayal edemeyeceği bir konumda olurdu. Fakat Âkif, şiirini hakikate yani Kur’an’a adamıştır. O, şiiriyle Kur’an’ın sözcülüğünü yapmayı tercih etmiş; şiirine Kur’an’ı alet değil, şiirini Kur’an’a kurban etmiştir. Ayet-i kerimeyi yazıp altına nazım tefsirini yaptığı şiirleriyle Âkif, benim nezdimde vatan şairi, millî şair olmaktan çok Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle Kur’an şairi olarak kalacaktır. Nurettin Topçu Hoca da bunu şöyle ifade eder: “Mehmet Âkif’in aşk ve ilham perisi ona Kur’an’dan gelmiştir. Onun ruhundaki feryatlara Kur’an karışmıştır: Bir hastayı Kur’an tedavi etmiş, kurtarmıştır.”

Âkif, şiiri kadar şahsiyetiyle de Kur’an’ı kuşanmıştır. Onun ahlakı da bugün bizim için bir ışıktır. Sözüne olan sadakati, nahif kişiliği yanında; kendi deyimiyle yumuşak başlı olmasına rağmen çekmeye gelmeyen boynu çevresindekilerin anlattığı anılarda hep kendini gösterir. Yeni kurulurken katıldığı, sonradan çokça eleştirdiği İttihat ve Terakki’ye katılma yemininde, “Gelen her emre uyarım.” ibaresini “Aklım ve vicdanıma uygun emirlere uyarım.” olarak yapmıştır. Ondan sonra yemin değiştirilmiştir. “Âkif; Hattâb’ın oğlu Ömer’in XX. asırda yaşayan müridi, onun gibi haşin mizaçlı, sert yürüyüşlü, zulme tahammülsüz, riya karşısında şiddet taşıran bir iman ve isyan heykelidir.” diyen Nurettin Topçu, Âkif’in şahsiyetini ne güzel ortaya koymuştur. Âkif’in, ümmetin akıl tutulmasından çıkış reçetesi olarak ortaya koyduğu yol, ahlakın yükselmesi olmuştur.

“Rûh-i izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir. Sâde bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli: Bir halâs imkânı var: Ahlâkımız yükselmeli, Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsrânımız… Çünkü hem dünyâ gider, hem din, eğer yapmazsanız.”

Bizim, Âkif’i hakkıyla idrak ettiğimizden şüpheliyim. Onu salt bir vatancı olarak gösteren ya da onu sadece bir edebiyatçı olarak gösteren kesimler sebebiyle Âkif’in bir dava adamı, bir ümmet adamı olduğunu kaçırıyoruz bazen. Oysa onun vatanseverliği, toprak sevgisi değil; milliyetçiliği ise soy kökenli değildi. O, İslam yurduna ve İslam milletine âşıktı. Şuarâ suresindeki, vehimlerinin arkasından dolaşan şairlerden olmamıştı. O, bu ümmetin derdinin peşine düşmüştü. Bu ümmetin içine düştüğü yangını yüreğinde hissetmiş ve şiirini buna adamıştı.

“Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan! Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan? Ne Araplık ne de Türklük kalacak, aç gözünü! Dinle Peygamber-i Zîşân’ın ilahî sözünü.”

İstiklal Marşı’nın yazarı ve bu ülkenin millî şairi Âkif, bu ümmet davasının bedelini Kemalist zihniyete ödemek durumunda kalmıştır. Hiçbir dava bedelsiz değildir. Mebusu olduğu birinci meclisin adeta bir darbeyle feshinden sonra en yakın dostlarından biri öldürtülmüş, biri İstiklal Mahkemelerinde idamla yargılanmış, dergisi kapatılmış, kendisinin arkasına da hafiye konmuştur. En çok da kendi söylediği gibi, sanki alçak bir insan gibi arkasına adam takılmasından yaralanan Âkif, çok sevdiği vatanından ayrılmak ve Mısır’a gitmek durumunda kalmıştır. 1936 yılında hastalanması üzerine İstanbul’a dönmüş ve o yıl vefat etmiştir.

Sizlere Mehmed Âkif denilince aklıma gelenlerden naçizane önerilerde bulunmak istiyorum. Mesela cenazesinde yapılan muameleyi, tarihçi Mehmet Çelik’ten dinlemenizi tavsiye ederim. Akif’in beni en derinden etkileyen “Tükürün” şiirini Timurtaş hocanın sesinden dinlemenizi isterim. Bir de kitap önerecek olursam Nurettin Topçu hocanın kendisini anlattığı “Mehmet Akif” eseri tam isabet olur sanırım.

*Paydos, Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.

https://drive.google.com/file/d/1NeNyxDPpijWc1aCJ48z_dIAe1YrM6mSA/view

https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/21423
http://www.mehmetakifvakfi.org.tr/

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir