Eli sigara kokmuş. Alacak olsanız şu kokuyu, yüzünüzü gül sularına gömersiniz. Toprak kokusuna bebe kokuları çalıp paklarsınız kendinizi. Ama yine hemen dibinde izliyorum onu. Fesleğen oldum başucunda, okşar belki başımı. Hop çekti ciğere şimdi. Dumanı öyle bir tutuyor ki orada; ne iletmek istiyorsa arşıâlâya, yapışıp kalıyor her biri bu peykin eteğine. Alnını göremiyorum. Yüzü gökte, şöyle bir süzüyor onu. Ve pat koyuverdi nefesi. Kamçı seslerini duyuyorum, baldırlarında parçalanıyor dörtnala Arap atlarının. Şimdi eğildi başı, artık görebiliyorum alnını. Yanlardan seyrek kır saçları. Elini uzattı yanağıma, hop nefesim diyaframda. Kokuyor eli, istediğim kadar fesleğen olayım. Kıymık kıymık oduncu parmakları gıdıklıyor beni okşar niyet. Hop çekti eli, sal nefesi. “Son güvercini de yolladık hee?” diyor.  “At, arap atı.” diyorum. “He yaa…” diyor babam, “Arap atı.”

   “Hayde gel gidelim artık” diyor. Hep böyle yapar o. “Dur bi havamızı alalım.” der, oturur. Bitirince sigarasını, hızlı hızlı yürür çabucak kalkıp. Geride kalırım hemen. Ama sonra görürüm elini. Yükselir yine sol gömlek cebine ve yavaşlatır adımlarını. O, “Birinci” marka sigarasını cepten çıkartırken ben yetişiveririm yanıcığına. Ve bitinceye kadar sigarası, yavaşlar adımları artık. Çünkü “Birinci” çarpıntı yapıyormuş hızlı yürüyünce. Ama “Asker Sigarası” öyle mi?  “Asker olacaktım ki ne içerdim ha o cigaradan.” derdi de iç geçirirdi hep. Meğer askerde komutanı bir dal ihsan etmişmiş o sigaradan. Babam hep “Gomutan büyük adamdı vesselam.” derdi bu sebep, o sigaraya minnet.

  Ben o zamanlar on yaşlarımda ancak var idim. Boyum epey uzamıştı ve babam her fırsatta “Ulen sıpa, eşşek kadar oldun len.” derdi alabaşlı kara eşeğini göstererek. Beni “eşek sıpası”, Zeynep’i “eşek gözlüm” diye severdi. Hiç gocunmazdık, çünkü hemen eklerdi “En tatlı yavru eşeğin yavrusu, en güzel göz eşeğin gözüdür.” diye. Ve böyle böyle çocukluktan adamlığa terfi etmiş olurdum sanki.

   Babam askerliğini Ardahan diye bir kazada yapmışmış. Bize öyle güzel, öyle ballandıra ballandıra anlatırdı ki bu Ardahan’ı; burası neresidir, nasıl bir yerdir pek merak ederdik. Elbette babam gibi Ardahan’a gidemezdik. Ama bu Polatlı bizim köyün kazasıydı belki bir gün oraya giderdik. Gel gör ki babam bile pek nadiren giderdi oralara. Zaten bizim köyde bir Süleyman dayı bir de onun yeğeni Recep abi giderlerdi kasabaya devamlı. Bütün köyden siparişleri alırlar, sonra yola koyulurlardı. Babam pek bir takdir ederdi bu ikisini. “Bunlar köye hizmet ederler. Olacaksan var bunlar gibi ol. Bunlar gibi iş yap.” derdi bana. Hâliyle ben de pek imrenirdim bu Süleyman dayı ile yeğenine, hep gitmek isterdim kasabaya bu adamların yamacında. Derken bir gün babam söyleyiverdi bana: “Len Bilal yollayam mı seni bu Süloylan Recebilen?” Tabi hemen kabul ettim bu teklifi: “Oluur.”

   Süleyman dayının arabası bir hafta sonra yol alacaktı Polatlı’ya. Ben ise kulaklarım havada, ağzım açık bir hafta geçirdim böyle, vaktin mızmızlanmalarına katlanarak. Nihayet babam, Recep abinin hemen yanına, at arabasının kıç tarafına yerleştirdi beni ki yola koyulduk bir an evvel. Sabah namazından hemen sonra başlayan yolculuk öğle ezanında, orta yerinde büyükçe bir camii bulanan çarşı meydanında tamam oldu. İki büyük adam ve ben arabadan atladık aşağıya. Alışveriş işi hızlıca hallolsun diye Süleyman dayı ile Recep abi iş taksimi yaptılar. Benim de Süleyman dayının yanında ona refakat etmemi uygun gördüler. Arabadan eşyalarını aldığı esnada Recep abinin ceketini yapıştım ve “Ağabey şu asker sigarası varmış ya gomutanların içtiğinden. Babam ondan istediydi benden. Alıversin Recep abin dediydi. Sen alsan bana ondan bir paket?” deyiverdim yalan söyleme yetilerimi sonuna kadar kullanarak. “Tamam Bilal, accık zor bulunur ama bulursam alayım.” dedi. Sağ olsun akşamına da döndü geldi torbasında Asker cigarasıyla. “Verdim gitti sana emaneti. Tuzlu oldu fiyatı, kaybetme aman. Babanla hallederiz biz.” dedi. Bu söz üzerine güzel bir ürperme yaşadım. Sigaranın fiyatı hususunda hiçbir bilgisi olmayan ben, köye dönene kadar elli defa dayak yedim babamdan. Güneş tam tepemizdeyken girebildik köy yoluna. Dayanılmaz sıcağa rağmen kapılarının önüne çıkmış, bizi bekliyordu ahali. Araba her evin önünde teker teker duruyor, Recep abi sipariş edilen eşyaları iade ediyor, parasını da oracıkta alıveriyordu. Ben bu arada arabadan atlamış, çoktan babamın haşhaş tarlasının yolunu tutmuştum. Şimdi minik çardağın altında, alnında mendiliyle uzanmış dinleniyor olmalıydı. “Asker Sigara”m iki avcumun arasında koşa koşa tarlaya ulaştım ki babam hakikaten de uyukluyordu. Beni fark etmemişti bile. Ayakta, babamın başucunda uzun süre bekledim. Sonra dayanamayıp “Baba?” dedim usulca. Eli, yüzündeki mendile gitti hemen, açtı yüzüne ve “Oo geldiniz mi len?” dedi tebessüm ederek. “He baba geldik az evvel. Haber edeyim dedim sana.” “İyi ettin, nasıldı kasaba? Beğendin mi?” deyip elini gömleğinin cebine götürdü de boştu cebi gömleğin. “Düşürdük ulen herhalde biz bunu. Bilal bi bak şuraya.” derken uzatıverdim Asker Sigarasını fırsattan istifade. Şaşkınlıkla elimdeki pakete baktı babam, sonra da bana değdi gözleri. “Nerden geldi bu?” dedi sorgularcasına ama hafif tebessümle. “Asker olsam içerdim dediydin ya.” “Ee asker miyim ben?” “Değilsin ama gomutan verdi Polatlı’da. Sıkıştırıverdi cebime.”

Babam yavaşça doğruldu, oturduğu yerde bağdaş kurdu ve aldı elimden sigara paketini. Hürmet ve titizlikle açıp, bir dal sigara çekti paketin içinden. Baş ve işaret parmağının arasına tutturup ağzına götürdü sigarayı. Sonra acele ettiğini düşünerek ağzından geri çekti çabucak, ardından zarif bir hareketle burnuna götürdü. Başından sonuna hafifçe kokladı onu, yüzü güldü. Yeniden dudaklarına aldı, yeryüzü bir kibrit çöpü kadar daha ısındı anlık. Babamın göz kapakları kavuştular birbirlerine olanca muhabbetleriyle. Arap atları İran parpalarını paramparça ediyordu ayrılık vaktinde. Nefesini koyuverdi babam iki küçük öksürük ile. “Bu gomutanlar…”  dedi ve sustu. Alnını göremiyorum artık, nedensiz. Kır saçları dökülüyor, alnı açık. “…büyük adam bunlar Bilal.”

ALAADDİN GÖÇER

Merhabalar. Ben Alaaddin Göçer. Dört çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak 1996 yılında dünyaya geldim. Konya Mahmut Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesinden 2015 senesinde mezun olmamın ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde eğitimime başladım. Buradaki eğitimimi tamamladıktan sonra bu dönem itibarıyla Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Tarihi alanında yüksek lisans yapmaktayım.

İlk göz ağrımız olan Paydos dergisinde ben de sizlerle birlikteydim. Şimdi ise arkadaşlarım ile hoş bir heyecan içerisinde “bimesele” platformunu oluşturduk. İnşallah bundan böyle bu mecrada sizlerle olacağız.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir