Charles Taylor, Benliğin Kaynakları isimli eserinde, “Günümüz ahlak felsefelerinin çoğu, tek başına değilse de özellikle İngilizce konuşulan dünyadakiler, ahlak felsefesine o kadar dar bir alan ayırırlar ki… Bu ahlak felsefesi, nasıl olmanın daha iyi olacağından ziyade, nasıl davranmanın daha doğru olacağına; iyi yaşamın tabiatını tanımlamaktan ziyade, zorunluluğun içeriğini tanımlamaya yoğunlaşma eğilimi içindedirler.” der.

Yanlış sorunun doğru cevabı olmaz, meşhur kabullerdendir. Ve dahi doğru soru sorabilmek, meseleye hürmet etmenin cevap vermekten daha çok alametidir. Zira sual, istemenin yansımasıyken cevap vermek talebe karşılık vermektir. Kapıyı çalmak, kapıyı açmaktan hem zamansal hem de makamsal açıdan daha öndedir. O hâlde şu soruları kayda almak isteriz:

Arzu ve mesuliyet insan denen gerçekliğin hangi katmanlarında zuhur eder? Arzu nasıl oluşur? Ödev nasıl oluşur? Arzu ya da ödev reddedilebilir mi? İstenilen dolayısıyla meyledilen ile yapılması gereken/ödev buluşabilir mi? Buluşabilirse bu ilişki ne şekilde seyreder?

Ödev, otoriteye yaranma çabası ile yapıldığında erdeme ya da Kur’an’ın tabirleriyle “maruf”a dâhil edilebilir mi? Otoriteye yaranma gayesi ile içselleştirilen arasındaki fark ne şekilde anlaşılır?

Nutk, insan olabilmenin ön şartlarındandır. Mantuk/mantık, nutkun neticesidir. Nutk-u dâhili, kişinin kendisine yaptığı konuşmadır, denir. Nutk-u haricî ise ötekine yaptığı konuşmadır. Bu iki yön arasında bir istikamet farkı değil, belki üslup farkı olabilir. İçe söylenen ile dışa söylenen arasındaki farklılık bundan ibaret olmalıdır. Muhtevada bir farklılık varsa ortada ikiyüzlülük olduğu aşikâr olur. Diyen, kendine diyebilmelidir. Susan da kendine susabilmelidir. Kişi kendisini kayırıyorsa ne erdemden bahsedilebilir ne de samimiyetten. Alabilenler, samimiyetin de samimiyetsizliğin de kokusunu duyumsarlar. Alamayanlar ise lanetlenmişler midir yoksa korunmuşlar mıdır, kestirmek zordur.

Arzuları reddetmemek ve onlarla kavga etmenin işe yaramadığını kabul etmek, iyi bir başlangıç olabilir. Bu tarafımızın varlığını bilmek ile bu tarafımızın taleplerine boyun eğmek farklı durumlardır. Var, evet ama varlığı, talebini meşru kılmaz. Talebe kulak vermek, talebi haklı kılmaz. Arzuların tamamını zillet sebebi addetmek de yine bir başka uç olarak kabul edilebilir. Arzuyu ortaya çıkaran yanımızı ehlileştirmek zuhuratı daha medeni hâle getirecektir. Arzuların budanması mesuliyetin belki de ilk adımıdır. Bu bağlamda zann-ı galiple zannediyorum ki arzu ile mesuliyet burada birbirine temas etmeye başlar. Nutk-u dâhilî, bir manifestoya dönüşür. Kişi, özüne hürmet ettiğinden ötekine hürmeti de sahici olur. Ben, biz şuuruna ermeye başlar. Ben, bize evrildikçe mesuliyet alanı da o denli genişler. Artık kişi arzularının merkezinde kurguladığı dünya yerine, ödevlerin kurguladığı bir dünyada nefes almaya başlar.

Ödevler, tabiatı gereği sınırlar çizer. Bu sınırlar irade ile fark edilebilir ve kabul edilebilir. Sınırları iki şekilde görmek mümkündür: Özgürlüğü elinden alan hapishane duvarları ya da şahsiyete mukavemet veren ilkeler. Kişi meşrebine göre bu bakışlardan birine sahip olur.

Arzuların varlığını kabul etmek ile ödevleri üstlenmek aynı noktadadır, diyoruz. Bu kabul uzun bir yolculuğun ilk adımıdır. Ardından gelecek adımlara, emeğin huzur veren yorgunluğu eşlik edecektir. Artık kişi, arzularının tahrip edici gücünü bir enerjiye dönüştürerek “biz” dedikleri için sarf edecek ve marufun kuşatıcılığına emek harcayacaktır. Bu seyir esnasında, arzuları olan başka canlarla yolları kesiştiğinde, onların da ellerinden tutmayı bir başka ödev bilecektir. Biz bilinci; varlık içinde, varlığa hürmetle ve varlık adına muazzam bir işçiliğe imkân sağlayacaktır.

Maruf, insanlığın ortak aklının ürettiği iyilik, şeklinde tanımlanır. Bu, doğal bir sonuç olarak öğretmensiz bilinen iyilik, anlamını doğurur. İyiliğin en yaygın kabulleniş biçimidir maruf. Maruf’u anlamak dolayısıyla aktarılabilir hâle getirmek de “biz”e ermekle mümkün olur.

Lezzet almak, damak tadındaki tefrik kabiliyeti ile doğru orantılıdır. Arzuların verdiği anlık hazla mesuliyetin, dolayısıyla şifa olan meşguliyetin hayrını tefrik etmek de müminin korkulması gereken basireti ile gerçekleşecektir. O basiret, fıtrata uygun bir hayatın keskinliğe kavuşturabileceği bir kabiliyettir. Vahşi tarafını da anlayan, insî tarafını da besleyebilen Hz. İnsan’ın hayatından bahsediyorum elbette.

Arzunun hazzı yerine, mesuliyetin hayrı; sınırsızlık aymazlığı yerine, ilkelerin inşası ve ötekini, dolayısıyla kendini yerme yerine, ötekine dolayısıyla kendine/bize merhameti, marufun iktidarına temel olacaktır.

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir