Bir kelime yığını hayal edin. Önünüze sıra sıra dizilmiş ama düz okunduğunda hiçbir mana ifade etmiyor. Oyunu kuran kişi size “Kelimeler, karışık bir şekilde dizili, bunlardan anlamlı bir metin oluşturmaksa senin vazifen.” diyor. İşte yaşadığımız sosyal ilişkiler, insanların psikolojik süreçleri ve günlük pratiklerimiz de tıpkı kelimeler gibi hayata gömülü ve hayli karmaşık bir biçimde karşımızda duruyor. Kompleks hâlde bulunan bu yığını tasnif edebilmek ve parçalar arasındaki irtibatları görebilmek de ancak spesifik araçlarla mümkün. Söz konusu araçlar ise bizim için gerçekliğin bir kısmını keşfetmede ve anlamlandırmadaki en sadık yol arkadaşlarımız. Tabii, yol arkadaşlarımızın sadakatini de zaman zaman gerçekliğin ta kendisiyle yani bizzat tecrübelerimizle imtihan etmemiz kaçınılmazdır. Bu yazımda sizlerle beraber 21. yüzyıl insanını, İtalyan sosyolog Stefano Tani’nin üç metaforuyla anlamaya çalışacağız. Ayrıca bunun için neden metaforun yani mecazın tercih edildiğini küçük bir izaha kalkışacağım. 

İnsanı anlamak için açılmak istediğimiz suları, bir dil ülkesinin kıta sahanlığının ötesinde varsayalım. Seferden döndüğümüzde oraları dil ülkesinin vatandaşlarına anlatmak için elimizde yine dilden başka bir şey yoktur. Peki bizi ötelerdeki sulara hangi kayıklar götürebilir? Tam bu  noktada karşımıza metaforlar çıkar. Onlar hem dil ülkesinin içinde üretilirler hem de daha uzaklara açılmak için elverişli bir yapıdadırlar. Grekçede “metaphore”, meta: öte ve phrein: taşımak kelimelerinden mürekkeptir ve bir yerden başka bir yere götürmek anlamına gelir. Yine Arapçada “mecâz”, “جوز” kökünden gelir ve aşmak, öteye geçmek, katetmek gibi manalara gelir. Dolayısıyla dilde hakiki, yani kullanımda yaygın olan veya lafız söylendiğinde akla ilk gelen anlamın hantal kaldığı zamanlarda -ki bu çok fazladır- metaforlar bizi ötelere taşımayı vadeder.

Metaforları, bir sosyal bilim yapma tarzı olarak benimsemiş ünlü filozof Bauman’a göre, onların gerçeklik üzerinde dört etkisi vardır. Bunlar dönüştürücü, nakledici, değiştirici ve aşkın etkilerdir. Dönüştürücü bir unsur olarak metafor, bizi mevcut dünyanın ötesinde bir gerçekliğe götürür ve ardından tekrar mevcut olana bakan bizler, dünyayı yeniden kavrar, yeni baştan okuruz. Kur’an-ı Kerim’de Allahu Te’âla’nın, kıssaları birer ibret olarak tenzil buyurması, Resûl-i Ekrem (ﷺ)’in sık sık eski ümmetlerin hâllerinden misaller vermesi, Mevlânâ’nın “Mesnevi’yi yayılmış bir mera hâline getir, örneklerinin suretlerine can ver!” diyerek metaforik bir anlatımı tazim edip öncelemesi ve Alman Filozof Gottfried Herder’in ağırlıklı olarak Türk masallarından oluşan  bir derlemeye yazdığı takdimde Waimer gençliğinin ahlaka olan ihtiyacının masallar vasıtasıyla giderilmesine dikkat çekmesi, bu dönüştürücü etkinin tezahürleri olarak görülebilir. Bir nakil aracı olarak metafor ise sosyal etkileşimlerin başkasına aktarılmasını sağlar. Hem de daha etkileyici bir biçimde. Çünkü metafor, hayali tahrik eder, zihinde belli imajlar oluşmasını sağlar. Bauman’a göre üçüncü etki, değiştirici etkidir. Metaforlar sayesinde kalıplaşmış düşüncelerimizi yeniden düzenleme ve değiştirme imkânı doğar. Bu madde, metaforun dönüştürücü etkisinin bir uzantısı gibidir. Son olarak akademik bakış açımızı aşmamızı ve sosyolojik muhayyilemizi derinleştirmemizi sağlar metaforlar.

Gerçekliğimizi bize resmeden bu fırçalardan üçünü, İtalyan yazar Stefano Tani bir ressam edasıyla bize sunuyor: Ekranlar, Alzheimer ve Zombi. Tani’nin anlatımına göre insanlık, tarihte sözlü kültürden yazılı olana geçti ve bu, keskin bir dönüşüme yol açmadı. (Bu anlatının doğruluğu bir tarafa) Yazılı kültürden bilgisayarların, tabletlerin ve Iphoneların dünyasına adım atışımız ise daha kritik bir geçiş oldu. Yazı, insanın düşüncelerini olgunlaştırmasına, daha incelikli hâle getirmesine ve sunmasına katkı sağlar, ona daha derin bir kavrayış, bir tefekkür imkânı sunar. Oysa Tani’nin Bauman’dan ödünç alarak ifade ettiği şekliyle akışkan modernliğin dünyasında, derinlere dalmak isteyen dalgıçlar değil, yüzeydeki balıkları kapmak için yarışan martılar makbuldür. “Ben”in merkeze alındığı bu yapıda, kendini toplumdan dışlamış ve yalnızca kendi başına güvende olduğuna inandırılmış kimseler vardır. Neticede ekran, bir aynaya dönüşmüş ve insanın en korunaklı mekânı olmuştur. Öteden beri kullandığı aletlerin yüzüne bakmayan insanoğlu, ekrana karşı bir bağımlılık duygusu geliştirmiştir. Bize gösterdiği ve bizden gizlediği şeylerle ekran, potansiyel bir tehlike olan diğer insanların yıkıcılığından bizi korumaktadır (!). Peki ekranlar sayesinde korunaklı, konforlu ve kendimize ait bir dünyaya kavuşan bizler, bunun için nelerden vazgeçtik, neleri feda ettik? Bu noktada Tani’nin ikinci metaforu bize merhaba der.

Tani, ikinci metafor olarak Alzheimer hastalığını ele alır. Bu hastalığa yakalanmış bir kişi, bellek kaybına uğramış bir bilgisayara benzer. Böyle bir bilgisayar, işlevlerini kaybetmiş, anlamını  yitirmiş ve boş bir kaba dönüşmüştür. Ekranlarla bağını iyice pekiştiren bizler de daha önceki nesillerin yaşamadığı yoğunlukta bilgi, imaj ve talep bombardımanı ile karşılaşıyoruz. Tani’ye göre bu bombardıman sonucu beden, veremde olduğu gibi bir “tükenme” veya kanserde olduğu gibi bir “işgal” yaşayarak zayıflamıyor, daha da vahim bir durum olan “benliğin tahliyesi”ne düçâr oluyor. Benliğin tahliyesi ile kastedilen, kişininkendi belleğini elektronik aygıtlara devretmesi ve bunu takiben kullanmadığı kabiliyetlerini yitirmesidir. Tani bu olguyu, Marshall McLuhan’ın diliyle ifade eder: “Her icat veya teknoloji, fiziksel bedenlerimizde gerçekleşen bir eklenti veya uzuv kaybıdır. Bu tür eklentiler bedenin diğer organları arasında yeni dengelerin kurulmasını talep eder.” Bu olgu; her gün maruz kaldığımız, ardı arkası kesilmeyen ve sonraki, öncekini unutturacak bir biçimde bize sunulan haberlerde de kendini hissettirir. Kaybettiğimiz yetiler arasında bana göre en kıymetlileriise ilgi, konsantrasyon ve sabırdır. Parantez içinde belirtmek gerekirse, Tani’nin bahsettiği bilgi, talep ve imaj bombardımanının kendini, kimilerinde benliğin tahliyesi şeklinde değil, tükenme ve işgal biçiminde de gösterdiğini gözlemliyorum.

Zombi metaforu ise Alzheimer’ın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Tani’ye göre ince ve biçimli olabilmesi için eğitildiği bir dünyada beden, ellerimizin arasından kayıp gitmektedir. Elde kalan ve insani ilişkilerimizi mümkün kılan şey ise zihindir. Ne var ki yukarıda bahsedilen Alzheimer da bizi zihinden yoksun bırakır. Artık insanın elinde ne bedeni ne de zihni kalır. Alzheimer’ın sebep olduğu bu zihin kaybı da bizleri birer zombiye dönüştürür. Burada zombi, insanın dönüşümüne atıfta bulunur. Tam bu noktada Tani, George A. Romero’nun zombiler üzerine yaptığı ikinci film olan Ölülerin Şafağı’ndan bir sahneyi tasvir eder. Filmde zombiler, ne bütünüyle ölü ne de canlıdırlar. Zombiler, hayatlarında her şeyden çok sevdikleri yer olan alışveriş merkezine doğru, karşı konulamaz bir tutkuyla ilerlerler. Helikopterle onların bu sersem hâllerini gören insanlardan biri sorar: “Ne yapıyorlar, neden buraya geliyorlar?” Diğeri cevap verir: “Belki içgüdüdür, alıştıkları şeyin hafızasıdır. Orası yaşamlarında önemli bir yerdi.” Tani, tasvir ettiği bu sahneye şöyle not düşer: “Zombiler yeryüzündeki cennetlerine, hafızalarında korudukları tek yere, kokuşmuş ve sendeler vaziyette, uğursuzca ve kalabalık bir şekilde tüketici olarak gelirler. Batıʼnın sallantılı zenginliği ve refah devleti varlığını sürdürdükçe tüketiciler, kendilerini tüketecekler; buna ilaveten Doğuʼdan gelen tutkulu ve acemi müşteriler tarafından tüketilecekler.”

Ekranlar, kişinin kendine bakmasına; Alzheimer, benliğini tahliye etmesine ve zombi ise kişinin kendini dönüştürmesine işaret eder. Birbirinin devamı olan bu üçlü birbirini tamamlar niteliktedir. Tani’nin üç metaforu bize, 21. yüzyılda kendi olarak hayatta kalmaya çalışanlar için bir farkındalık imkânı sunar. Ayrıca bu metaforlar insanı ve sosyal yaşamı okumada elimize, kalitesi hiç de fena olmayan gözlükler verir.

Kaynaklar

-Zygmunt Bauman-Ricardo Mazzeo, Edebiyata Övgü. (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019), s.84-90.

-Behlül TOKUR, “Kur’an’da Soru Kalıpları ve Metaforlar”, Atatük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 36, ( 2011), s. 106-112.

-Cengiz Kanık, “Zygmunt Bauman’ın Modern ve Postmodern İnsan Metaforları”, İlahiyat Tetkikleri Dergisi, (Aralık 2018), s.366-368.

-İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, “Metin Ve Yorum Sempozyumu I”, YouTube ( 3 Ocak 2019), 11.28- 13.00.

EBUBEKİR DOĞAN

Ben Ebu Bekir Doğan. Doksan yedi Konya doğumluyum. 2015’te Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL’de lise, 2020’de de İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde lisans eğitimimi tamamladım. Şu an Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam hukuku alanında yüksek lisansıma devam etmekteyim.

Lise yıllarımda uzaktan takip ettiğim, içimden “Maşallah ya hu bizim arkadaşlara! dert sahibiler ve bi’ şeyler yapmaya çalışıyorlar.” dediğim, şimdiki adıyla “bimesele” platformunda sizlerleyim.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir