Dünya dönüyor” cümlesi ile dönmeyen dünya üzerine bina edilen dünya değişti, bu düzenin inşa ettiği değerler ve sosyal yapılar dönüşerek, değişimin yol açtığı sancı bütün insanlık ailesi tarafından hissedildi.

Mart 2020’ den bugüne yaşadığımız kriz günleri insanlık için büyük bir imkânı da beraberinde sundu: muhasebe. Yaşadığımız bu olağan dışı süreç; tüm insanlığı aynı anda etkisi altına alan hastalıkla eş zamanlı bir biçimde çevre, tabiat, iklim -ve daha birçok- felaketlerle de yüzleşmemizi sağladı. Yerkürenin bir yanı aşırı sıcaklıklarla boğuşup yüzlerce insan hayatını kaybederken başka bir yanı sel sularıyla sürüklenen canlara tanıklık etti. Bu muhasebe fırsatı hem insan ve insanlığın geleceği hem de içerisinde bulunduğumuz gezegenin geleceği ile alakalı esaslı sorulara cevap arama fırsatı sundu.

16. asırda İtalyan bilim adamı Galileo Galilei “Dünya dönüyor.” dediğinde, neyin fitilini tutuşturduğunu biliyor olabilir miydi? İnsanın, varlığı anlama serüveninde büyük alışverişlerle şekillenen ve çok uzun zamanlar geçerliliğini muhafaza eden paradigmanın kabuğunu çatlatan bir cümle oldu bu. Farkında olmadan sabit dünya görüşünü de “dönmek” zorunda bırakmıştı. Dönüşüm yaşayan ve insanı mutlaklaştıran bu yeni anlayış, tabiatı fethetme ve tabiata tahakküm etme üzerine 17. yy bilimini geliştirdi. “Dünya dönüyor.” cümlesi ile, dönmeyen dünya üzerine bina edilen dünya değişti, bu düzenin inşa ettiği değerler ve sosyal yapılar dönüşerek, değişimin yol açtığı sancı bütün insanlık ailesi tarafından hissedildi. Yeni batılı insan, evvelemirde tabiata bakışını değiştirdi. Artık tabiat sırlarını ifşa etmesi gereken bir mahkûm, sürekli sahibi için çalışacak bir köle ve en nihayetinde sahibine daha çok para kazandıracak bir fabrika idi. Yeni batılı insan, her şeyi kendisi için bir hak olarak gördüğü için tabii çevreyi tahrip etmeye ve doğayı yağmalamaya el an devam etmektedir.

İslam dünyası ise son iki asırdır taklit ettiği ve üstün gayret göstererek kendisine benzemeye çalıştığı Batı’nın, bilimsel, kültürel, teknolojik fikir ve uygulamalarının çekim alanından bir türlü kurtulamadı. Bu durum Müslüman dünyanın kültür, fikir ve duyarlılık dünyasının üzerinin örtülmesine ve tabiri caizse örtünün dışında ancak “Ben Müslüman’ım.” kimliğinin görünmesine müsaade etmektedir.

Bugün yaşadığımız tabii çevrenin ifsadı noktasında Müslümanların yaşadığı coğrafyalar ile Batı arasında belirgin bir farkın görünmüyor oluşu, İslam’ın müstakil bir tabiat görüşünün olmadığını akla getirebilir. Aslında bu muğlak manzaranın sebebi yukarıda işaret etmeye çalıştığımız Müslüman duyarlılıklarının üzerini örten hâkim paradigmadan ve bu paradigmayı yerinden etmek için hakkıyla gayret etmeyen Müslümanlardan kaynaklanmaktadır.

İslam’ın tabiatın düzeni ve çevreye dair görüşü, diğer bütün meselelerde olduğu gibi İslam düşüncesinin temel istinatgâhı olan Kur’an’dan neşet eder. Kur’an’ın birçok ayetinin tabiat olaylarına ayat (semboller, işaretler) olarak işaret etmesi, bu işaret ve sembolleri anlayacak yetkinliği Müslüman için ufka dönüştürür. Müslüman düşüncesinin özünü oluşturan tevhid sadece teolojik düzlemle sınırlı değildir. Âlemin bütününde mündemiç olan bu yaklaşımdan hareketle içinde yaşadığımız tabiata da aynı anlam yüklenmiştir. Yani özü itibarıyla insanın da parçası olduğu bir yapıdır. “Hamd âlemlerin Rabbine aittir.” (Fâtiha 1/1) ayetindeki “âlem”, işaret edilene “âlem/işaret” olması itibarıyla son derece bedihidir. Âlem her şeyiyle O’na işaret ediyorsa ve üzerinde yaşadığımız tabiat da bu bütünün bir parçası ise -ki öyledir- o zaman onu korumak, aynı zamanda hakiki bir hamdın olmazsa olmazıdır.

Kur’an’ın tabiata dair söyledikleri, bu alanla ilgili bizi bilgilendirmek maksadıyla mı söylenmiştir? Yoksa içinde yaşadığımız evrenle insanın da parçası olduğu bütün bir yapının aynı öze ait olduklarının vurgulanması ve insanın korunması için, tabiatın da korunmasının gereğine vurgu mudur? Tabiat hakkında bir fikrimiz yok ise insan hakkında da olamayacaktır. İnsanı tanımak tabiatı tanımanın bir parçası, tabiatı tanımak ise insanı tanımakla tamamlanacak bir süreçtir.

İslam kendisini insanlığın asli ve ilk dini olarak (hanif) nitelendirdiği için (Rum 30/30), onun hitabı da erkeğin ve kadının tabiatlarının özüne asli olarak yerleştirilmiş olanadır. Bu hitap zımnen fıtratı iyi ve olumlu görmedir ki Hristiyan teolojisinin temelini oluşturan ilk günah yükünden Müslüman düşünceyi de böylelikle korumuştur.

Semavi dinler, âlemin Tanrı tarafından belirli bir nizam ve gayeye göre yaratılmış olduğunda hemfikir gibidir. İnsan, kâinatı ve etrafında olup biten şeyleri dikkatli bir şekilde incelediğinde, hepsinin mükemmel bir düzen ve kanuna göre meydana geldiğini veya işlediğini görür. Bütün bunları bir kanuna ve düzene göre yapan ve nizama koyan biri bulunmaktadır. Tam da bu noktada Müslümanların tabiat anlayışlarını belirleyen başka bir düşünce ise, “olabilecek âlemlerin en mükemmeli” şeklinde dile getirilen ve hayatın her alanına karşı genel bir iyimserliği anlatan prensiptir. Bütün nazari ekollerin neredeyse hemfikir oldukları bu düşünce, insanı ve çevresiyle birlikte bütün âlemi “olabilecek âlemlerin en iyisi” sayarak koruduğu gibi aynı zamanda onu Allah’a işaret eden bir alamet sayarak başkaca birçok sorumluluk yükler. (Ekrem Demirli; İslam’ın Çevre Anlayışının Ana Meselesi Olarak “Fıtratı Korumak”)

 “Ve Allah her şeyi kuşatandır (Muhît). (Nisa 4/126)”  ayeti üzerinde düşünüldüğünde ise insanı ihata eden ve kuşatan nihai çevre/n/(muhit)in Allah olduğu idrak edilir. Gerçekte insan ilahi muhite gark olmuştur fakat bu muhitin formları insan için perde gibidir.

“Allah’ı Muhît olarak zikretmek, tabiatın kutsal mahiyetini, tabiat olaylarının hakikatini Allah’ın ayetleri olarak idrak etmek ve tabii çevreyi de hakikatinde bizim kendisinden yaratıldığımız ve tekrar ona döneceğimiz nihai “çevre”, ilaveten ilahi tecellinin nüfuz ettiği bir muhit olarak idrak etmek demektir.”(S. Hüseyin Nasr; İslam ve Çevre Bunalımı)

Çevre krizinden çıkışımızı sağlayacak başka bir nokta ise içinde yaşadığımız tabii çevrenin cennet nimetlerinin yansıması-benzeri olduğu inancını dinamik tutmaktır.

“Hiç bir şey yoktur ki O’nu tesbih etmiş olmasın, fakat onların bu tesbihlerini anlamıyorlar.” (İsra, 17/44) ayetiyle “Biz Davud’u lütfumuzla onurlandırdık. Siz ey dağlar! Onunla birlik olup Allah’ın yüceliğini terennüm edin ve siz de ey kuşlar!” (Sebe, 34/10)  ayeti beraber düşünüldüğünde tabiatın bir bütün olarak içindekilerle birlikte sürekli bir şekilde vahdeti terennüm etmekte, Allah’ı tesbih etmekte olduğu görülür. Modern insanın bütün varlığın ibadeti olan tesbihi anlayamamasının nedeni, Allah’ı unutma neticesinde gerçekleşen sağırlaşmadan başka bir şey değildir. Bu durumu fark eden Müslüman, doğanın korunması konusunda daha büyük özen gösterecektir. Zira tabiatta yapılan her bir olumsuz müdahale, doğadaki bu ilahi terennümün azalmasına yol açacaktır.

Kapitalist toplum, alternatif arayışları da kendine benzeterek bizim doğa ilişkimizi kâr-zarar ilişkisine döndürmekle alternatif arayış sahiplerinin iradesini kırar. Modern insanın çevreyle ilişkisi “kâr-zarar” ilişkisi üzerinden tesis edilir. Modern çevreci; çevreden, yeşilden, ağaçtan, tabiattaki düzenin korunmasından söz ederken insanın daha iyi ve daha konforlu yaşayabileceği evreni tahayyül eder. Bir ağacın varlığını savunması, sağladığı kârla ilintilidir. Yani verdiği oksijenle veya ekonomimize sağladığı katkı ile…

Hülâsa; bazı Müslüman düşünürlerin, varlığı, modernitenin canlı-cansız taksiminin fevkinde değerlendirerek, bütün bir varlığa canlılık izafe etmesi, modern çağda oluşacak İslam tabiat teorisinin temelini oluşturmak için bir köşede beklemeye devam ediyor.

*İnsicam, Eylül 2021 sayısında yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir