Kafkas Müslümanları bizim için kartal bakışlı mücahitlerdir. Çocukluğumuzdan beri onların yiğitliklerini ya okumuşuzdur ya da dinlemişizdir. Kocaman bir devlete tek başlarına verdikleri korku bize bir onur ve ümit vermiştir. Peki, bu yiğit coğrafyadan çıkan bir İslam mütefekkiri tanıdınız mı hiç? Bu kartalların arasından çıkan bir ihyacı âlim, kavgacı bir aydın nasıl olurdu? Bu sefer bu coğrafyadan tanışacağımız isim işte böyle biri. Ömrünü hakikat davasına adamış, durmadan eser vermiş, Müslümanların yanlışlarıyla kavga etmiş bir isim: Musa Carullah Bigiyef.

Dediğim gibi İdil-Ural havzası hep mücadelesiyle aklımızdadır. Ancak hiçbir dava sadece savaşarak ayakta duramaz. Fikir altyapısını doldurmayan bir mücadele, mücadelesini de yavaş yavaş kaybeder. Böyle olunca bu coğrafyanın sadece dağlardaki mücahitlerden ibaret olduğunu düşünmemiz, bu zamana kadarki bir yanılgımız. Bende de bu yazıya çalışmadan önce böyle bir intiba vardı. Gördüm ki biz bu toprakların âlimlerini, fikir adamlarını tanımıyoruz. Eski Türkistan ilim geleneği buraya aktarılmış durumda ve birçok İslam mütefekkiri yetiştirmişler. Bunlardan biri de Rostov’da dünyaya gelen Musa Carullah.

Carullah’ın babası bir âlim ve pek çok farklı şehre yerleşmiş. Hatta Musa’da bu taşınmalardan birinde doğmuş. Doğumu sanki ona hayatını haber veriyormuş: Hep yolda olacaksın. Rostov’da o altı yaşındayken babası vefat etmiş. Annesi onun ilim tahsiline hep destek olmuş. Ancak doğduğu yerler onun fikrî açlığını doyurmaya yetmemeye başladığında, artık kendisini Musa Carullah yapacak olan hakikat arayışlarına başlamış.

Hayatının bu ikinci dönemi, bir eğitim dönemidir. Fakat coğrafyasından getirdiği o mücadeleci ruh, onu normal bir öğrenci olmaktan çıkarır. Tahsil eden değil, tashih eden bir çabası vardır. İstanbul’a gelir ama aradığını bulamaz. Şam’a geçer. Orayla da yetinmez, Kahire’ye gider. Ezher’de dersler görür ama Müslümanların eksikliklerini mülahaza eder. Eğitim sistemlerinin değişmesi gerektiğini hep söyler. Matematik ve sosyal bilimleri birleştirme çalışmaları yapar. Müslümanların eğitimlerinin mutlaka dengeli olmasını savunur. Ne gelenekçiler gibi sadece olanı kabul ne de modernistler gibi olandan kaçış. Eğitimde ıslahın, atacağımız en önemli adım olduğunu o günlerden fark etmiştir. Senelerce süren bu ilim yolculuğu sonunda artık kendi fikirleri oluşmuştur. Vatanına geri döndüğünde artık yeniden bir İslam medeniyeti oluşturmak için gerekenlerin arayışındadır. Durmadan eser vermeye başlar. 124 eseri ve 15 tercümesi vardır.

Rusya’da Müslümanlar, Çarlık yönetiminden çok büyük zulümler görmüşlerdir. Şeyh Şamil’in kıyamının üzerinden çok geçmemiştir. Bolşevik İhtilali başarıya ulaşınca, Bolşevikler güç kazanabilmek adına azınlık halklara özgürlükler vermeye başlar. Bildirilerinde de artık “Tüm dinler devlet gözünde eşittir.” ilkesi olunca, Müslümanlar kısa bir süre hareket alanı bulurlar. Musa Carullah da Lenin’le görüşüp Müslümanlar adına bazı imtiyazlar alır. Bunun üzerine Ufa şehrinde Müslüman Kongresi’ toplar. Bu kongrede halifeye bağlılık kararı çıkar. Ancak çok geçmeden Sovyetler’in gerçek yüzü kendini göstermeye başlar. Ahlat’taki kültürel katliamı birebir gören Musa Carullah, Sovyetlere şiddetle karşı çıkar. Komünizm’in Alfabesi kitabına karşı, “İslam’ın Alfabesi” kitabını yazar ve bu kitapta bir İslam medeniyet tasavvuru ortaya koyar. Bu fikrî saldırı karşısında Sovyetler tarafından tutuklanır ve idam kararı alınır. Ancak birkaç Müslümanın talebi üzerine araya Türkiye girer ve Musa Carullah, bir nevi sürgüne gönderilir. Ailesini orada bırakır ve yeni bir arayışla tüm dünyada Müslümanların izini sürer.

Tam anlamıyla ümmetçidir. Yaşadığı her coğrafyada Müslümanların dertleriyle ilgilenir. Her yerde bir iz bırakır. Japonya’da kaldığı sıralarda önceki yazıda da bahsettiğim üzere ünlü semantik bilimcisi ve tefsirci Toshihiko İzutsu’ya ders verir. Çin Türkistan’ında medrese kurar ve ciddi boyutlarda öğrencisi olur. Ümmetin arasındaki en önemli yarıkla uğraşır. İran ve Irak’ta Şii âlimlerle oturur. Aradaki faklılıkları anlamaya çalışır. Bizi birleştiren yüzde doksan dokuzu bırakıp yüzde birde boğulmamızı önlemeye çalışır. Gerçek bir birlik istiyorsak bizi birleştiren ortak paydayı sahiplenmemiz gerektiğini anlatır. Bu yönüyle Carullah bizim bildiğimiz düşünürler gibi değildir: Hep sahadadır, bir fark oluşturma çabasındadır, eserleri hep hayata dönüktür, çözüm arayışındadır.

Carullah’ın kendi zamanında yaşayan diğer İslam aydınlarından önemli bir farkı ise onun âlimlik yönüdür. Aslında fıkıh, tefsir ve hadis alanında önemli çalışmaları var. Tabii hareket adamı olması daha ön plandadır ama o fikirlerinde hep bir metodoloji aramıştır. Bir usul ortaya koymaya çabasındadır. O, ne kadar yenilikçi gibi görülse de gelenekten kopmamıştır. Sadece canlandırmaya çalışmıştır. Finlandiya’da kaldığı dönemde oradaki Müslümanların oruç problemine çözüm arayışında bulunmuş, 20. yüzyılda içtihat ortaya koyma yöntemi denemiştir. “Uzun Günlerde Rûze (Oruç)” adıyla aslında bir fetva yayınlarken, yeni bir usul ortaya koymaya çalışmıştır. Başarıya ulaşıp ulaşmaması önemli değil. Denemiş olması yeni bir bakış açısıdır. Yeniden bir şeriat anlayışı geliştirmeye çalışmış, şeriatın salt kural demek olmadığını, bir zihniyet meselesi olduğunu “Şeriatın Esasları” kitabını yazarak ortaya koymaya çalışmıştır.

Hayatı boyunca hiçbir zaman refaha kavuşamaz. 20 yıl üzerinde çalıştığı ve oryantalistlerin Kuran’ın tahrif edildiği iddiasına karşı kaleme aldığı “Kuran Tarihi” araştırmasını bastıramamış ve Avrupa’daki arkadaşına şu sözleri yazmıştır: “20 yıl üzerinde çalıştığım bu eseri neşredemedim. Param yoktu. Ama inanıyorum ki bir gün Müslümanların bu çalışmaya ihtiyacı olacak. Bu eserimi Kahire Kütüphanesi’ne bırakıyorum. İmkânınız olduğunda bu eseri neşrediniz.” Ancak bu eser günümüzde kayıptır. Mehmet Görmez Hoca’nın uzun çalışmalarına rağmen bulamadığı ve kendi ifadesiyle oryantalistlerin aldığı önemli bir eserdir. Bunun dışında imkânsızlıklar yüzünden basamadığı Kur’an meali ve “TBMM’ye Müracaat” eserleri de hâlen kayıptır.

Biz onu ihyacı olarak kabul etsek de o, “İslam asla deforme olmadı ki reforma tabi tutulsun. Asla eskimedi ki tecdit edilsin. Ölmedi ki ihya edilsin. Hastalanmadı ki ıslah edilsin.” der. Bu, onun İslam’a olan sağlam inancını gösteren ve onu moderniteyi savunmakla suçlayanlara bir cevap niteliğindedir. Onun ihya etmeye çalıştığı şey Müslümanların zihnidir, tecdit etmeye çalıştığı eskiyen medreselerdir, ihya etmeye çalıştığı ilim adamlarıdır, reform etmek istediği Müslümanların siyasetidir. Ama bunların hepsini Kur’an’ın istediği, sünnetin gösterdiği gibi yapmayı arzular. Yaptığı hataları bile bu arzudan bağımsız değildir.

Musa Carullah Bigiyef, uzun yıllar ailesinden ve vatanından sürgün yaşadı. Hep Müslümanların derdiyle dertlendi. Onlara çıkış yolları sunmaya çalıştı. Batı’yı taklidin de geçmişi taklidin de zehirli olduğunu biliyor, fikrî hareketliliği istiyordu. Tüm dünyada Müslüman halklarla yaşadı. 1949 yılında, 75 yaşında Kahire’de vefat etti. Onun hayatına ve fikirlerine ulaşabileceğimiz en güzel kaynak ise Mehmet Görmez’in yüksek lisans tezi olan biyografisidir. Bu yazıyla beraber uzun süredir devam ettiğim son dönem ihyacı isimler dizisini noktalıyorum. Son dönem ihyacıları beni her zaman çok heyecanlandırmış, ümit ve azimle doldurmuştur. Onları yazmamdaki sebep, fikirlerinin doğruluğunu veya yanlışlığını konuşmak değildi. Onların dinamik fikirleri beni hep etkilemişti. Doğruya ulaşmaları önemli değildi, doğruya ulaşma çabaları çok hoşuma gidiyordu. Ben çoktan hakikati buldum yanılgısındaki donuk fikirli insanlar, hâsılı tahsilden öteye gidemiyorlardı. Carullah’ın dediği gibi “İslamiyet, ‘Ya falan oğlu filan gibi inan, ya da sonsuza dek cehennemde yan! Canın da malın da helal!’ gibi en büyük zulüm, en büyük cehalet temeline bina edilmiş bir parçacıktan ibaret kılındı.” Yüzyıllardır zihinlerimizi işgal eden donukluk, dünya tarihindeki konumumuzu da bize yavaş yavaş kaybettirmişti. Bu ümmet ne zaman ki fikrî hareketlilik ve çarpışmanın içine girdiyse sonrasında büyük bir medeniyet kurmuştur. Buna olan inancımdan dolayı günümüz İslamcılığının temelini atan bu insanları -tabii tamamını değil- yazma ve hatırlatma ihtiyacı duydum. Bizi ıslaha çalışan bu mücadeleci insanların fikirlerinin yeşerttiği bir coğrafya dileğiyle…

*Paydos, Eylül 2019 sayısında yayınlanmıştır.

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir