Nazarından Temaşasına İnsan

Sual de insandır zannımca cevap da. İnsan, iradesi ile âlemin Âdemidir. İradesi ile yolunu tanzim edendir. İradesi ile zillete de izzete de müsait olandır. Ondandır ki; İnsan, Allah’ın kıymetlisi ve beklentisidir. Hâliyle mevcudatın gündemidir.

Meselelerin öznesi olduğunda nesneye dönüşen tek varlık, insandır galiba. Sirayetten mutlak bir arınma, insan söz konusu olunca mümkün görünmemektedir. Çünkü insan algılar. Algısı, algıladığına anlam verir. Anlam, varlık düzlemine algı ile çıkmaya başlar. Algılamadan önce o, insan için yok hükmündedir. Bu bağlamda bilmemek, bir gayret varsa, bilgiyle temasa kadar özür olarak kabul edilirken; gayret yoksa mazeretten kabul edilmemektedir. Yani atalet mazur görülmemiştir. Algıda özne olan insan, algıladığıyla bir alışverişe girmiştir. Alışverişin yönü ve şiddeti; mizaç, o anki ruh hali, mekân ve temastaki konum gibi pek çok etkene göre değişiklik gösterebilir. Ama karşılıklı bir akış mutlaktır.

Rudolf Arnheim, “Ben düşünme denilen bilişsel işlemlerin, algının üstünde ve ötesinde, zihinsel süreçlerin ayrıcalığı olmadıklarını, aksine algının esas malzemesi olduklarını iddia ediyorum.” diyor “Görsel Düşünme” isimli kitabında. Aynı kitabın bir başka bölümünde ise şunları kaydediyor: “Bir algı edimi, asla yalıtılmış değildir; geçmişte yapılmış ve bellekte yaşayan, sayılamayacak kadar çok benzer edimden oluşan bir akışın, en son evresidir sadece. Keza, geçmişin ürünleriyle birlikte depolanan ve bu ürünlerle karışan şimdiye ait deneyimler, gelecekte algılanacakları da önceden koşullandırır. Bu yüzden daha geniş anlamıyla algı, zihinsel tasavvuru ve onun doğrudan duyusal gözlemle olan ilişkisini de içermelidir.”

Algısını yönetmeyi ve heybesine atacaklarını ne kadar hesap ederse etsin insanın dikkati, yönlendirilmeye müsait hâldedir. Her an heybesine herhangi bir şeyin atılması kuvvetle muhtemeldir. O, kıblesini, menzilini, maksadını ve gayesini yani niyetini daimî suretle gözden geçirmelidir. Yoksa evrilip çevrilebilen kalbi, kayabilir. Bundan dolayı da kınanmamalıdır elbette. Bu hâl bir fıtrattır. Bu fıtrattan dolayı her rekâtta “Dosdoğru yola ilet.” talebi yinelenir. Peygamberden ümmetine kadar ısrarla doğru yola iletilme duası, tekrar edilip durulur. Bu ritüel mukaddestir ve mübarektir inananların nazarında. Hataya düşme, yanılma ve günah işleme seçenekleri hep yanı başında durur insanın. Bunu kabul edebildiği sürece “Olma” çabasını şimdiki zamanda diri tutar. “Oldum.” deme haddini hiç kendinde görmez. Zira bilir ki “Oldum.” diyen aslında “Öldüm.” demiştir.

İnsan, bu algı esnasında ya nazar eder ya basar eder ya da temaşa eder. Kaba bir anlamla nazar, bakmaya; basar görmeye; temaşa etmek ise varlıkla konuşmaya karşılık gelebilir.

Nazar; bakmak ve seyredebilmek için durmak, anlamındadır. İradidir belki de ama daha çok beşeri iştah ağır basar sanki. Nazar eylemek için bir manzara gerekir. Basar da ise Türkçeye de geçmiş olan bir basiret söz konusudur. Bakmaktan ziyade görmektir amaç. İşin içinde daha yoğun bir işçilik vardır. Belki nazarın hakkı verilirse basar gerçekleşebilir. Bakmak, görmeyi garanti etmez, evet; hatta bazılarınca bakmak, görmeye engel bile olur. Mesela âmâlar bakamazlar ama çoğu zaman çok iyi görürler. Görmek, anlamakla paralellik arz eder ve basiret, bilişseldir.  Bir de temaşa etmek vardır ki bu, insanın varlık âlemiyle girebileceği en kıvamlı ilişkidir. Arapçada yürüme kökünden türetilen kelime yan yana bir yürüyüşü karşılar. Temaşa eden kişi, temaşa ettiği ile bir yolculuk gerçekleştirir. Aradaki ünsiyet özne-özne düzlemindedir. Bir diyalog söz konusudur adeta. Kişi zaten “biz” diyebilenle, bizliğe razı olmuştur. “Biz” ne denli genişse sancınız o derece geniştir. Artık ortada sizi ilgilendirmeyen, size temas etmeyen bir mesele de başkalarına “Sana ne?” diyebileceğiniz bir mesele de kalmamıştır. Hira (arayış) bitmez. Bulma, amaç değildir bu seyirde. Amaç, bizatihi arayışın kendisidir. Bütün bunlar olurken temaşa devam eder. Hem derttir hem de deva. Öyle kutlu bir derttir ki Seyrânî diliyle vazgeçilemez:

“ Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme
   Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme”

Nazar, basar ve temaşa arasındaki sınır, hâliyle geçişken ve akışkandır. Hâlden hâle girer insan. Algısıyla dolar, boşalır. İradesi, kocaman bir sancı verirken aynı zamanda varlığının tek anlam imkânıdır.

Hakikatle ilişki yüzeysel olamaz. Bu, hakikati temaşa etmekle çelişir. Yüzeyselliğin zıddı, özen ve emektir. Kulluk denen bilinçli teslimiyet de hakikatle ilişkinin kalıcı hâlidir belki de. Nasır oluşturacak bir emeği ve sanatsal özeni cem edebilen Âdem, inşa kabiliyetinde, maksada uygun var olabilecektir. Bir de varlıkta, ne hakikatin dışında kalabilir ki? Vahdet ne demektir? Ya muvahhit? Peki ya tevhit?

O hâlde insan algılarının rağmına değil, algılarının uğruna kendini inşa eder, diyebiliriz. Algıladığı hem müteessirdir hem de müteesser. Bu bir zillet değil, bilgelik olsa gerektir. Konumunu tahakkümden talebeliğe ulaştırabildiği ölçüde temaşası, heybesini doldurabilecektir. Heybe doldukça ağırlığını kaybedecektir. Ya da yük olmaktan çıkıp yük almaya başlayacaktır. Zira artık yükü hamalın yükü değil, hamilin yüküne evrilecektir. Taşıdığını zillet bilen hamalın değil, taşımaktan kıvanç duyduğu hamilin aziz yüküne… Böylece kutlu doğumlar insanlık için bir umut aşısı olabilecektir.

Ne mutlu bu doğumun sancısını çekenlere!

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir