Pencereden yüzüme vuran güneş ışığıyla, bu kış günlerinde alışkın olmadığım bir şekilde uyanmış oldum. Fırsatı kaçırmamak için kahvaltımı hızlıca yaptım ve suyu ocağa koyup kaynamasını beklerken üzerimi değiştirdim. Demlemek için vakit kaybedemezdim, bir salma çayı termosa koyup üzerine sıcak suyu ekledim. Çantamı sırtıma aldım, botlarımı da giydikten sonra merdivenleri koşar adım indim.

Kapıyı açmamla büyük bir ferahlık hissediyorum şimdi. Yüzüme değen kış serinliği, beklediğim ve de istediğim bir şeydi. Sıcaklık konusunda aldatıcı olduğunu tahmin etmiştim zaten güneşin. Son yarım saatteki acelem ve koşuşturmamı içeride bırakarak olabildiğince yavaşlıyorum. Adımlarımı yere her basışımda dinçleştiğimi hissediyorum. Bu şekilde, evimin yakınındaki parka gidiyorum.

Kimsecikler yok, tam istediğim gibi. Hangi banka oturacağım konusunda oldukça seçici davranıyorum. Yaz mevsimindeyken böyle bir lüksümün olmadığını düşünerek, kararsızlığımın keyfini çıkarıyorum bir süre. Ama hangi bankı seçip otursam diğerinde içim kalıyor ve bu saçmalığa bir son verip birine oturuyorum artık.

Çayı termostan kağıt bardağa boşaltırken üzerinden sıcak sıcak süzülen buharı seyrediyorum ve sessizliği “lıkır lıkır” bozuşunu dinliy… Aaah!

Çayın yarısını elime döküyorum. Yanımda birinin belirmesiyle sıçrıyorum çünkü. Beni korkutması sebebiyle, sağıma yaklaşan amcaya içimden kızıyorum. Yanıma oturunca da şaşırıyorum. Başka yer kalmadıysa demek ki(!)

 “Günaydın delikanlı!” diyor. Sesime “Hayırdır amca?” tonu vererek “Günaydın!” diyorum ben de. Yarısı dolu olan kendi bardağıma ve çantamdan çıkarttığım yedek bardağa çay dolduruyorum.

O bana, “Bu havada, burada ne yapıyorsun?” diye sorarken ben de ona çayı uzatmış oluyorum. “Çay!” diyorum gözlerimle bardağı işaret ederek. Cevabı içinde barındıran bu teklifime gülümsüyor. Tebessümü içimi yumuşatırken, bir yudum çayla da içime bir sıcaklık süzülüyor. Bir müddet sessiz kalıp çay içiyoruz.

 “Kararsız birisin.” diyor. Bir kaşımı şaşkınlıkla kaldırıp “Nasıl bildiniz?” der gibi dönüp bakıyorum. Ama hemen kabullenmiş olmamak için şöyle diyorum:

“Sadece 5-10 dakikadır oturuyoruz. Böyle biri olduğuma nasıl karar verdiniz?”

Ufak bir kahkaha atıyor ve parmağıyla göstererek “Şu yolun berisinde seni izlerken, 3 kere bank değiştirdiğini gördüm.”

Şimdi ben gülüyorum ve “Üçünü gördüyseniz yine iyi.” diyorum. “Bu, oturduğum 6. bank.”

“Tabii ya! Öncesi olduğunu da düşünmeliydim. Doğru tespitler için yeterince yaşlanıp tecrübe biriktirememişim demek ki.” deyip göz kırpıyor. Yetmiş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim amcanın şaka niyetiyle söylediği bu söz, beni ciddileştiriyor. Yıllardır zihnimde dolaşıp duran bir soruyu canlandırıyor çünkü.

İtiraz edercesine ve gerçekten bir cevap arayışıyla soruyorum:

“Kararlarıma olan güvensizliğimin bitmesi için sizin yaşınıza gelmem bile yetmeyecek anlaşılan. Doğru kararlar verdiğime inanmak ve kendime net cevaplar verebilmek istiyorum artık.

‘Doğru insan’ olduğunu bilmek için kaç yaşına gelmek gerekiyor Allah aşkına!?”

Elimdeki boş bardakla oynuyorum. Amcanın yüzüne bakmıyor olsam da söze gülümseyerek başladığını tahmin ediyorum:

“Ben de bunun bir yaşı olduğuna inanıyorum senin gibi. O yaşa gelene kadar doğruyu bulma çabana devam et evlat, kendine kızma!”

Kolundaki saate bakıp kalan son çayı da yudumluyor. “Çay ve sohbetiniz için teşekkürler genç adam!” diyor. “Genç” kelimesini, bilmiş bir edayla vurguluyor sanki. Zorlukla doğrulup yavaş ve küçük adımlarla uzaklaşıyor, küçülüyor…

Kitaplardaki gibi, gizemli bir yaşlı amcanın yanıma gelmesi, verdiği cevabı burada uzun uzun anlamlandırma isteğim falan güzel! Fakat ellerim ve burnum donmadan eve dönsem iyi olacak.

….

Yine bir gün, başka bir şehirdeki başka bir bankta oturuyorum. Amcanın yanıma oturuşunu, çayımızı, sohbetimizi hatırlıyorum. Kırk beş yıl önce soruma verdiği cevabı düşünüyorum.

Şimdi o amcanın yaşlarına gelmiş olan ben, aynı onun gibi, doğru insan olduğunu bilmenin bir yaşı olduğuna inanmakla beraber, bunun yaşını merak etmiyorum artık. Aslında şimdilik, doğru insan olduğumu “bilmek” istemiyorum. Zira bu “bilmek” ile, içindeyken farkına varamadığım bir geriye sürüklenişte yer almış olacağım.

İçimdeki genç adama daha tatminkâr bir cevap verecek olursam:

Bu yaşın, yaşamımın son günü olduğunu zannediyor ve ümit ediyorum.

O güne kadar, yapmam gereken şeyi yapacağım, yani doğru insan olma çabasında olacağım.

Ve nihayetinde o gün, bu çabama karşılık, doğru insan olduğumu “bilmek” de istiyorum.

NEFİSE BEYZA ERDEM

Nefise Beyza Erdem. 1999 doğumlu, Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL mezunu, Meram Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisiyim.
Esasen, kim olduğum sorusunun cevabı ise şudur: Varlığını ve varlığının sırrını, çocuklar ve yaşlıların yanında hissedebilen, çaldığı her kapının denizlere açılması umuduyla yaşayan,uzayın, gecenin ve dağların hayranı, içindeki hasret yükünü, yazmak ve çizmekle bir nebze hafifletmeye çalışan bir garip kimse.

Önerilen makaleler

6 Yorum

  1. Sakince kararsız kaldığımız, çay yudumladigimiz ve düşünebilecek kadar yavaşlayip sorguladığımiz günleri anımsattı. Teşekkür ederim sayın yazar.

    1. Güzel düşünceleriniz için ben teşekkür ederim. Böyle bereketli anların, günlerin; benim ve sizin hayatımızda çoğalmasını dilerim.

  2. Bu nefis yazı ancak Nefise’nin kaleminden dökülebilirdi.Rabbim yolunu açık,kalemini sağlam kılsın inşallah 💜

    1. Amin, teşekkür ediyorum.

  3. Güzel duyguları, güzel düşünceleri güzel anlatmak lazım. Görünen o ki iyi şeyler anlatacaksın. Güzel olmuş. Allah hayırda muvaffak kılsın.

  4. Hocam mutlu ettiniz. Çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir