İnsanın özgürlüğü, temel insanlık problemleri tartışmalarında başat bir yer işgal eder. Felsefede ahlaki özerklik problemi “İnsan eylemlerinde özgür müdür?” sorusu üzerinden şekillenmiştir. Sosyolojik perspektiften baktığımızda toplumsal alanda özgürlüğün sınırları tartışılmıştır. Özgürlük meselesine hem psikoloji hem de sosyoloji gözlüğü ile bakan Erich Fromm “Özgürlükten Kaçış” isimli eserinde özgürlüğü, daima özlenen ama bir türlü gerçek cesaretin gösterilmediği bir alan olarak tanımlar. Fromm’a göre özgürce eylediğimizi düşündüğümüzde bile aslında bize dayatılan seçenekler arasında zoraki seçimler yapıyoruz. Kendi iç özgürlüğümüzü sağlayamıyoruz. Böyle bir durumda insana acı çekmekten, büyük çarkların arasında küçük bir dişli olarak yaşamaktan başka bir seçenek kalmıyor gibi görünüyor. Bu dişliyi kırmanın insan onuruna yakışan bir şekli var: Oruç. Aliya İzzetbegoviç oruç ibadetini özgürlüğün ta kendisi olarak tanımlıyor. Peki neden böyle bir düşünceye sahip? Çünkü gerçek özgürlük bir şeyi yapma seçiminde değil yapmama iradesinde kendisini gösterir. Oruç insanla hayvan arasındaki temel farklardan birini daha ortaya koyar. Açlık ve cinsellik içgüdüsünü bastırmak bir tabiat kanunudur. İnsanın irade göstererek bu eylemleri yapmaması en büyük özgürlüktür. İnsan dışında hiçbir varlık kendi iradesi ile bu eylemlerden vazgeçemez. Bundan dolayı olsa gerek Sezai Karakoç da orucu; insandan daha canlı, daha cıvıl cıvıl bir gök varlığı olarak tanımlar. Oruçla birlikte, Fromm’un bahsettiği o ızdıraptan da kurtulmuş oluruz. Nihayetinde oruç bir dayatma değil, Yaradan ile aramızdaki özgürlük anıtıdır.

Yalnızca bireysel olarak değil toplumsal olarak da oruç yeniliklere ve güzelliklere kapı açar. Çünkü oruç her yıl vaktini hiç şaşırmadan bizi ziyaret eder ve dolu dolu, bir bayramla, inşallah yeniden bizi diriltmek üzere ayrılır. Ramazan ayı, kolektif bilincin zirveye çıktığı bir aydır. “Oruçla, yoksulların hâlinden anlarız.” düşüncesi toplumda yaygınlaşmıştır, her ne kadar ibadetin temelinde bu olmasa da. Yoksulun hâlinden anlamak demek, tabakalaşmanın buzlarını biraz olsun eritmek demektir. Demek ki oruç, toplumsal alanda bizi eşitler. Örneğin belediyeler tarafından düzenlenen iftar çadırları, ayrı dünyaların insanlarını bir araya getirerek bir bütünleşme sağlar. İftar çadırları, mekân sosyolojisi bağlamında okunabilecek dinamiklere sahip bir alandır, çünkü mekân “öteki” ile bir araya getirme işlevi kazanmıştır. Dinin kutsal şemsiye olarak tanımlanması, en güzel oruç ibadeti üzerinden ifade edilebilir. Oruç, altına sığındığımız, bizi bir arada tutan bir korunaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki oruç bize gerçek özgürlüğün ne olduğunu öğretiyor. Dayanışmayı, bütünleşmeyi, ötekiyle bir arada olmanın ne olduğunu hatırlatıyor. Tüketim toplumunun bize dayattığı hedonizme karşı Müslümanca bir duruş sergilememizi sağlıyor. Aliya’ya göre, “ruhumuzun bedenimize galip gelmek için sergilediği en açık teşebbüs”tür oruç. Yani “Samanyolunda Ziyafet”…

REYHAN ATABEY

“Hey koca dünya, nasıl avucumuzdasın.” dizesindeki “nasıl”ı soru kabul etmiş, kendini ve dünyayı anlamaya niyetlenmiş, neredeyse sosyolog. Anlamın sözle inşa edildiğini düşündüğünden edebiyatı, şiiri ve müziği sever. Arkadaşları arasında ‘gönül işleri bakanı’ olarak bilinir. Sevdikleri ve sosyolojiye dair durmadan öğrenme arzusu, tutunacak dalıdır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir