Cansu ile Sinan mahalleden arkadaşlardı ve ilişkileri yıllardır devam ediyordu. İkisi de üniversite sınavına hazırlanıyordu. Vakitleri çok, yapacak işleri azdı. Dershaneye birlikte gidip geliyor, birlikte ders çalışıyorlardı. Mahalleli laf söz etmesin diye farklı duraklarda inip eve öyle gidiyorlardı. Bir gün erkek arkadaşı otobüsten indikten hemen sonra, bakışlarından zaten rahatsız olduğu bir kadın, gözlerini Cansu’ya dikti. Bir şey diyecek gibi oldu, vazgeçti. Otobüste yemek masasında oturur gibi birbirine bakan koltuklarda oturuyorlardı. Birkaç kez teşebbüs eder gibi olduğu için bir şey söyleyeceğini zannederek tedirgin oldu Cansu. Çünkü erkek arkadaşıyla biraz fazla yakın oturmuşlardı ve otobüs hareket ettiğinden beri kafasını erkek arkadaşının omzundan hiç kaldırmamıştı. Yolculuk esnasında kadının bakışlarından rahatsız olmuş ama pek umursamamıştı. Bir uyaran olursa diye aklında tuttuğu birkaç cümleyi dilinin ucunda hazır etti. Sinan evine en yakın durakta inmiş, otobüsü de Cansu’yu da el sallayarak uğurlamıştı. Birkaç durak sonra kadın yanındaki düğmeye bastı, inmek için oturduğu koltukta yan döndü. Cansu bir anlığına rahatladı. Hızlanır gibi olan kalbi yatışıverdi. Otobüs durağa yaklaşırken kadın bir anda ve hızlı bir hareketle ona doğru eğildi. Dikkat etmeyenin duyamayacağı bir ses tonuyla şöyle dedi:

–Oğlan yakışıklıymış, sen çirkinsin. Senden güzelini bulunca seni terk edecek, göreceksin!

Kadın bunu söylerken otobüs yaşlı bir adam gibi oflayıp puflayarak durakta durdu. Otobüs durunca da bir hamlede otobüsten iniverdi. Otobüsten inen kadın, söylediklerinin etkisini merak eder gibi otobüsün gidişini uzunca seyretti. Cansu, otobüs hareket ettiğinde hemen inip kadının peşinden gitmesi gerektiğini düşündü bir an ama donup kalmıştı. Kapılar kapandı ve otobüs homurtular çıkararak ilerlemeye başladı. Tekrar düğmeye bassa da otobüs bir sonraki durakta duracaktı. Çaresizdi. Oturduğu yerde kalakaldı. Kalbinden başlayan bir basınç, başında büyük bir ateş topuna dönüştü. Kendini kontrol etmeye çalışırken bir yandan da etrafındaki insanları süzüyordu. Otobüsten inen kadının sözlerini kimse duymamış gibiydi. Acaba şu anda içinde bulunduğu durumu fark eden kimse var mıydı? Gözlerini otobüsün içinde süratle gezdirdi ve bakışlarını ayaklarının ucuna sabitledi. Ayaklarındaki titremeyi kontrol altına almaya çalıştı. Evet, kimse ona bakmıyordu. Derin derin nefes alarak sakinleşmeye çalıştı. Bir yandan da ineceği durağa gelip gelmediğini kestirmeye çalışıyordu. Tanıdığı birkaç yeri görünce ayağa kalktı ve ikaz düğmesine bastı. Otobüsten nasıl indiğini, eve nasıl ulaştığını, kapıyı kimin açtığını neredeyse hiç hatırlamıyordu. Kendini yatağına attı ve ağlamaya başladı.

Sakinleşince kendine kızdı. Kontrolünü nasıl da kaybettiğine hayret ediyordu. Kimseyi umursamayan yapısı, kendinden bahsederken övünerek söylediği şeylerden biriydi. Otobüsteki kadını tanımıyordu. Söylediklerini ciddiye almak zorunda filan da değildi. Neden bu kadar etkilenmişti?

Yerinden kalktı ve doğruca aynanın karşısına geçti. Yüzündeki makyaja baktı. Bu hâliyle fena sayılmazdı. Ağlarken dağılan yerler dışında renk uyumu gayet iyi görünüyordu. Hızlı hareketlerle yüzündeki makyajı sildi. Yüzünün makyajsız hâlini görmek için acele ediyordu. Otobüsteki kadının, güzelliği konusunda haksız olduğundan emindi. Gözlerini kusur bulmak için yüzünde dolaştırıp duruyordu. Yüzünü sağa sola çevirerek farklı açılardan kendine baktı. Fark edebildiği iki kusur vardı. Biri burnunun üzerindeki belirgin çıkıntı, diğeri ise çenesinin ilk kez bakanın bile fark edebileceği şekilde köşeli yapısıydı.

Erkek arkadaşının, çenesinin şekline takılmayacağını düşündü. Zaten saçları düzdü ve omuzlarını hafiften geçecek kadar uzundu. Çoğu zaman saçlarını toplamadığı için çenesinin kulağına yakın bölümleri görünmezdi. Sorun kesinlikle burnundaydı. Zihni çözüm üretmekte zorlanmadı. Burun, estetik ameliyatlarla düzeltilebiliyordu. Hatta estetik ameliyat yaptıranlar bambaşka bir insana dönüşüyordu. Hemen yaptırırdı o da. Zor değildi. Çene olsa zordu, burun kolaydı.

Bütün bunları düşünüp dururken birden kendine gelir gibi oldu. Kafasını içine çekmiş olduğu omuzlarından yükseltti, gözlerini belertip bir noktaya dikti. Neler düşünüyordu böyle? Bir kadının, hem de hiç tanımadığı bir kadının sözleri onu nasıl da ameliyat masasına götürmüştü! Bütün bu kaygılara hiç gerek yoktu ki! Zaten güzeldi ve erkek arkadaşı da kendisini çok beğeniyordu. Bunun için birlikteydiler. Yıllardır ayrılmamışlardı. Telaşa gerek yoktu.

Erkek arkadaşının onu beğendiğini düşünürken başka bir şey geldi aklına. Erkek arkadaşı onu beğendiği için onunla birlikteydi. Evet, öyleydi çünkü sürekli kendisini çok beğendiğini, çok güzel olduğunu söylüyordu. Bu iyi bir şeydi ama o zaman otobüsteki kadın gerçekten haklıydı. Ya kadının dediği gibi olursa ve üniversitede kendisinden daha güzel birini görünce ona âşık olup kendisini terk ederse ne olacaktı? Durakladı. Kendisinden daha güzel kızlar geçiyordu gözlerinin önünden. Bir defile izler gibi izledi onları. Bunların arasında tanıdıkları da vardı. Bugüne kadar tanıdığı ve güzel olduğunu düşündüğü bütün kızlara derin bir nefretle dolduğunu hissetti. Dudakları seğirir gibi oldu. Erkek arkadaşının yıllardır kendisinden sakladığı bir sırrını öğrenmiş gibi aldatılmış hissediyordu kendisini. Evet ya! Güzel olduğu için kendisi ile birlikte olan daha güzelini görünce neden kendisine sadakat göstersindi ki?

Öfke mi dese, aldatılmışlık mı, bilemedi. Tarif edilmez bir hâldeydi. O gece sabaha kadar kötü rüyaların, karabasanların, yüksekten düşmelerin ardı arkası kesilmedi. Kahvaltı filan da yapmadı tabii. Mesaj atsa olmazdı, önemli bir meseleydi, yüz yüze konuşulmalıydı. Biriktirip durdu cümlelerini.  Birden söze girecek ve foyasını ortaya çıkaracaktı erkek arkadaşının. Otobüse binerken istemsizce gözü dünkü kadını aradı, belki o da otobüstedir diye yersizce heyecanlandı. Yoktu. Derin bir oh çekti.

Otobüsten inip dershaneye doğru yürürken birden bir şey aklına gelmiş gibi duraksadı ama durmadı. Konuşma kararını gözden geçirdi ve hızlıca en yakın arkadaşlarından biriyle bu konuyu konuşmaya karar verdi. Aslı’yı telefonla aradı. Buluşmaları yarım saati bulmadı. Dershanenin kantininde bir köşeye çekildiler. Mesele derindi, derse filan girilmezdi bu mesele çözülünceye kadar. Başından geçenleri anlattı arkadaşına. “Beni, güzel olduğum için seven, benden daha güzelini bulunca beni niye bırakmasın?” diyerek sözünü bitirdi ve konuşma sırasını arkadaşına bıraktı. Aslı durdu, düşündü ve şöyle dedi: Peki Cansu, sen onu ne sebeple seviyorsun?

Kopya çekerken yakalanmış öğrenci gibi mahcup hissetti kendini. Evet ya! O da benzer sebeplerle erkek arkadaşı ile birlikteydi. Ama kendisi asla bir başkası ile birlikte olamazdı. Asla aldatamazdı, yapamazdı bunu. Bütün bunları konuşurken bir düşünce zihninde belirginleşti: Birlikteliklerinin birbirlerini beğenmek dışında hiçbir temeli yoktu. Yaşı ilerlediğinde veya bir kazada -Allah korusundu- aniden güzelliğini kaybedebilirdi. Ama sevgi ortadan kaybolmamalıydı. Kendine başka bir dayanak bulmalıydı ve devam etmeliydi sevgi. Peki neydi o sevginin kaybolmaz dayanağı? Düşündü, düşündü, düşündü… Bulamadı.

O gün Sinan’la pek konuşmadı. Dersleri de dinlemedi. Kafasındaki yumağı çözmeden başka bir işle ilgilenebilecek durumda değildi. Günler, haftalar gelip geçti. Erkek arkadaşı bir farklılık, bir soğukluk olduğunun farkındaydı. Dayanamadı bir gün sordu. Gözyaşlarıyla ıslanmış birkaç saatlik bir konuşmanın içerisinde verilmiş bütün sözler, bütün taahhütler, “Deli misin, nasıl böyle şeyler düşünüyorsun?”lar hiç de tatmin edici değildi. Cansu, sevildiğini biliyor fakat sevgisine bir dayanak arıyordu. Bütün şartlar değişse de devam edecek bir dayanak…

Cansu, iç hesaplaşmasından kolayca çıkamadı. Kafasındaki soruların çatmadığı fikir, çalmadığı kapı, kırmadığı tabu kalmadı. Her şey sorgulandı, aptalmışım’lar defalarca söylendi. İlişkilerinin eski tadı bir türlü geri gelmedi. Cansu’nun sınav hazırlığı bu karmaşaya kurban edildi. Sinan yine de çalışmaya devam etmiş ve istediği bölümü istemediği bir şehirde de olsa tutturmayı başarmıştı. Cansu, sınava tekrar hazırlanmaya karar verdi. İkisi artık farklı şehirlerde yaşıyorlardı. Gözden uzak olan gönülden de çıkmıştı. Tekrar bir araya gelemeyecek şekilde ayrılmışlardı. Bu ayrılık için hiçbir söz söylenmedi, helallik alınmadı, hiçbir eşya takas edilmedi. Cansu’nun bütün tahminleri bir kehanet gibi kendini gerçekleştiriyordu. Sinan onu, tahmin ettiğinden daha çabuk unutmuştu. Okulun ilk yılının sonunda biriyle görüştüğü bilgisi Cansu’ya ulaşmıştı bile. Şaşırmadı. Kızın kendisinden daha güzel olduğundan ise hiç şüphesi yoktu çünkü Sinan ile Aslı aynı üniversitede farklı bölümleri kazanmış, kayıt yaptırmaya da birlikte gitmişlerdi.

MUSTAFA EKREM DOĞAN

Erzincan doğumludur. İlk ve Ortaokul tahsilini memleketinde, lise tahsilini Konya İmam Hatip Lisesinde, lisans tahsilini ise Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamlamıştır. İmam-Hatip olarak başladığı vazifesini şuan öğretmen olarak sürdürmektedir.
Öğrencilerinin öğrencisidir.
Okur, yazar, boş zamanlarında düşünür.
Evli, iki çocuk babasıdır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir