Ertelemek… Çağımız insanının en çok muzdarip olduğu özelliklerinden biri belki de. Herkesin az ya da çok, önemli ya da önemsiz işlerinde yaptığı bir eylem. Hatta yapılması gereken iş özelinde buna “yapmamayı, eylemsizliği seçme” de diyebiliriz. “Hiç yapasım yok.”, “Daha çok zaman var.” ve “İçimden gelmiyor.” sözleri bizlere tanıdık gelebilir, çünkü hepimiz bazen yapmamız gereken işleri erteleriz. Ütülememiz gereken bir sepet dolusu çamaşır bir köşede günlerce bizi bekleyebilir, dersimizin final ödevi haftalar önce verilmiştir ama hâlâ başlamamış olabiliriz ya da mail kutumuz bir kara deliği andırıyor olabilir. Bunların her birini ertelemek olarak adlandırmamıza rağmen bu davranışların son yıllarda gittikçe popülerleşen bir kavram olan “procrastination” olup olmadığını, ancak ertelenen işlerin önem ve önceliklerini inceleyerek ve erteleme davranışının tekrar edip etmediğine bakarak anlayabiliriz.

Erteleme hastalığı olarak da bilinen procrastination, kişinin yetiştirmesi gereken işi son ana kadar ertelemesi, daha önemli ve acil olan işlerdense önem ve aciliyet olarak daha alt sıralarda yer alan işlerle uğraşması, bunu da isteyerek ve sürekli olarak yapmasıdır. Örneğin, ertesi güne matematik sınavı olan biri son güne kadar sınava çalışamadı diyelim. Artık önünde bir gün vardır ve çalışması gerekir, değil mi? Cevabın “evet” olduğunu bilmesine rağmen kronik bir erteleyici o anda bile yapacak başka bir şey bulabilir. Aylardır düzenlemediği giysi dolabını düzenlemek ya da çalışma masasının tozunu almak gibi. Hatta kendini sabote eden bu davranışının altında yatan sebepleri bile o anda araştırmaya başlayabilir! İşte bu davranışları erteleme hastalığı olarak tanımlamamızı sağlayan şey, ertelemenin bu insanlarda kronik hâle gelmiş olmasıdır. Yani kişi yapması gereken önemli işleri arada bir ertelemez, ertelemeyi kendine adet edinmiştir. Öyle ki bu durum erteleyiciye fiziksel, bilişsel, mental ve sosyal pek çok açıdan zarar verebilir.

Yapılan araştırmalara göre egzersiz yapmamak, check-up’ları ertelemek ve bir türlü sağlıklı beslenmeye başlayamamak gibi davranışlarda bulunan kronik erteleyicilerin uzun vadede hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riski daha yüksek.[1] Hatta bu insanların diğerlerine nazaran daha fazla kendilerini suçlama ve davranışsal olarak boş verme şeklinde baş etme yöntemlerini kullandıkları da görüldü.[2] Ayrıca erteleme hastalığının iş hayatında düşük kalitede performans göstermeye[3], öğrencilikte ise alışkanlık hâline getirildiğinde sürekli olarak düşük notlar alınmasına sebep olduğu[4] da bulundu. Bu özelliğin eğer dikkatli davranılmazsa sosyal ilişkilere de zarar vereceği ortada. Arkadaşlarıyla ve yakın sosyal çevresiyle buluşmayı, önemli bir sorunlarında onları aramayı ya da vakit ayırmayı erteleyen birinin bu kişilerle arası bozulabilir ve istediği sosyal desteği onlardan almak zorlaşabilir.

Tüm bunları okuduktan sonra kafamızda bir soru oluşabilir: Madem ertelemek bu kadar zararlı, neden insan bunu yapmayı isteyerek seçsin? Erteleme hastalığı aslında duygu odaklı bir baş etme yöntemi olarak açıklanıyor. O an yapmamız gereken işi yapmayarak bunu gelecekteki kendimizin bir problemi hâline getiriyor, o işe yüklenen negatif duygu ve anlamlardan da kısa süreliğine kurtulmuş oluyoruz. Bu, o görevin tamamlanması için gerçekten çok az zaman kalana kadar sürüyor. Yani biz kendimizi iyi hissetmek için bu işleri yapmaktan vazgeçiyor, erteliyoruz.[5] Aslında tekrar edilen bu davranış tam bir olumsuz pekiştirme.[6] Kişi bu pekiştirmenin dışına çıkarak o görevi tamamlamanın getirdiği tatmini yaşamaktansa, ondan kaçmanın kısa süreli rahatlamasını yaşamayı yeğliyor.

Bu davranışın psikolojik altyapısı ise çeşitli şekillerde açıklanıyor. Psikanalitik ekolün kurucusu Freud’a göre bu davranış, kişinin oto-kontrol gelişiminde büyük önem teşkil eden tuvalet eğitimi aşamasında yaşanan sorunlardan ileri geliyor. Psikodinamik yaklaşım ise bunun kişinin nörotik kişilik özelliğinden kaynaklandığını ve kendini sabote etme amaçlı yapıldığını iddia ediyor çünkü kişi derinlerde bir yerde kendisini kusurlu gören bir bakış açısına sahiptir ve bu davranışla düşüncesini doğrulamış olacaktır. Son zamanlarda araştırmacılar arasında daha popüler olan açıklama ise motivasyonel olandır. Onlara göre erteleyen insanlar zaman yönetimi, öğrenme stratejileri ve oto-düzenleme noktalarında eksiklik çeken, bu sebeple de niyetleriyle fiilleri arasında istedikleri bağlantıyı kurmakta zorlanan kişilerdir. Yapacakları işte anlam bulmakta zorluk çektiklerinden o işe başlamaya yönelik motivasyonları da epey düşüktür.

Erteleme hastalığının yapılacak işe dair bilgi eksikliği, belirsizlik ve görevin zevk vermeyen ve uğraştıran bir görev olması gibi sebepleri de vardır. Bu sebeplere eklenebilecek çeşitli sebeplerden en önemlisi ise bunu yapanların sıklıkla mükemmeliyetçi kişilikler olmasıdır. Bu kişilere göre başarısızlık kaygısı veya bir işi mükemmel yapmak için verilmesi gereken zaman ve enerji o kadar yüksektir ki, çareyi o işe hiç başlamamakta bulurlar. Fakat bu süreçte son zamana kadar ertelemek de onlara huzur vermez çünkü başarıya ve mükemmele duyulan büyük bir istekleri vardır, hiç yapmamanın da başarıya götürmeyeceği açıktır. Son saniyelerde “yumurta kapıya dayanınca” yapılan işler ise genel manasıyla istenen performans düzeyinden uzaktır. Kişinin buna rağmen ertelemeyi devam ettirme sebebi ise baskı altında daha iyi çalıştığını iddia etmesi ya da o işi ertelediğinde bile tamamladığını gördüğü için yaşadığı tüm stres ve kaygıyı, yaptığı işin kalitesini/kalitesizliğini göz ardı ederek “Bu şekilde de başarıyorum.” diyerek kendini ikna etmesidir.

Peki bunu nasıl çözebiliriz? Erteleme hastalığı bir anda yenebileceğimiz bir şey değil ama onu yenmemize yardımcı olacak ipuçları mevcut. Araştırmacılar öz-şefkat ve kendini affedebilmenin daha az ertelemek ile ilişkili olduğu bulmuş.[7] Biz de öncelikle ertelediğimizde işi yıktığımız kişinin bir yabancı olmadığını ve tüm bu stres ve kaygıyı yine kendimize yaşattığımızın farkına varmak için öz-şefkatimizi[8] artırmalıyız. Öncelikle işlerimiziyapılabilir olacak şekilde parçalara bölmek, bu parçaları yaptıkça kat ettiğimiz yolu görebilmemiz için planlar hazırlamak ve kendimize en uygun çalışma ortamını oluşturmak için çabalamak gibi aktivitelerle başlayabiliriz. Örneğin, internette çok fazla geziniyorsak çalışmalarımız için gerekli olan materyalleri açtıktan sonra internet bağlantısını kesebiliriz. Bir işi tamamladığımız zaman kendimizi ödüllendirebiliriz. Bir arkadaşımıza spesifik bir tarih verip bir işi tamamlayacağımızı söyleyebilir, bu şekilde planlarımızı tamamlamak için bir sebep daha elde edebiliriz. Nasıl başlayacağımızın üzerine çok fazla düşünmek yerine direkt olarak başlayıp kervanı yolda düzmeyi, hatalarımızı süreç içinde düzeltmeyi ilke edinebiliriz. Başlamayı ertelediğimiz şeyleri unutabileceğimizden takvimimize hatırlatıcılar ekleyebiliriz. Son olarak, verdiğimiz aralar işi yaptığımız süreçlerden çok daha uzunsa, yani aralarımızın arasında iş yapıyorsak, aralar için alarm kurmayı ve bunlara uymayı deneyebiliriz.

Her birimize görevlerimizi son saniyelere yetiştirmeye çalışmanın getirdiği panik ve yetersizlik hissinden sıyrılmış günler dilerim.

Bu tecrübeyi yaşayan birinin ağzından erteleme hastalığı ile ilgili eğlendirecek bir video izlemek isterseniz linke tıklayabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=arj7oStGLkU

Belki siz de bu videoyu izlerken ya da bu yazıyı okurken yapmanız gereken başka bir işi erteliyorsunuzdur, ne dersiniz?


[1] Sirois, F. M. (2007). ‘‘I’ll look after my health, later’’: A replication and extension of the procrastination–health model with community-dwelling adults. Personality and Individual Differences, 43, 15–26.

[2] Behavioral disengagement: Kişinin olumsuz duygulardan kurtulmayı önceleyerek hedefi başarmaya yönelik çabalarını azalttığı ya da vazgeçtiği bir baş etme yöntemidir.

[3] Tice, D. M., & Baumeister, R. F. (1997). Longitudinal study of procrastination, performance, stress, and health: the costs and benefits of dawdling. Psychological Science, 8 (6), 454–458.

[4] Ariely, D., & Wertenbroch, K. (2002). Procrastination, deadlines, and performance: Self-control by precommitment. Psychological Science, 13, 219–224.

[5] Tice, D.M., & Bratslavsky, E. (2000). Giving in to feel good: The place of emotion regulation in the context of general self-control. Psychological Inquiry, 11, 149-159.

[6] Negative reinforcement: Kişinin bir şeyin yokluğu ile ödüllendirilmesi. Bir mahkumun iyi halden dolayı salıverilmesi buna örnektir.

[7] Sirois, F.M. (2014). Procrastination and stress: Exploring the role of self-compassion. Self and Identity, 13, 128-145.

[8] Sirois, F. M. (2015). Is procrastination a vulnerability factor for hypertension and cardiovascular disease? Testing an extensionof the procrastination–health model. Journal of Behavioral Medicine, 38, 578-589.

ZEYNEP BETÜL YÜCESOY

İnsanı ve kendini anlama çabasıyla okuduğu psikoloji bölümünden sonra yaptığı diğer işler değişecek olsa da ömürlük mesleğinin öğrencilik olduğuna karar verdi. Yakın gelecekteki hedefi ise klinik psikoloji üzerine uzmanlaşmak. Farklı kültürler görmeyi ve uzun yürüyüşler yapmayı sever.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir