Dükkân sahibi kahvaltısını bitirmiş, yeni doldurduğu çayını içiyordu yavaş yavaş. Bakışları camın önündeki genç yardımcısına kaydı. Bugün Vera bir türlü geçmemişti yoldan, dakikalar geçtikçe genç çocuğun boynu daha da bükülüyordu.

“Asım, hadi bak çok geç oldu, okula geç kalacaksın. Vera’nın bugün bir işi vardır belki, o yüzden geçmemiştir.”

Çocuğu ilk kez bu denli yıkılmış görüyordu. Omzuna alelade bir şekilde çantasını geçirirken göz ucuyla hâlâ yola bakıyordu.

“Ya hastaysa abi?”

Dükkân sahibinin cevabını beklemeden usulca yola koyuldu sonra. Sokağın kenarında ilgi bekleyen köpeğe değmedi bakışları. Çiçeklere kaymadı adımları. Köpeği sevgiye layık kılan da, çiçeklere güzel kokular yakıştıran da, Vera’nın onlara olan ilgisiydi. Yoksa diğer varlıklardan ne farkları vardı ki?

Dersler birbiri ardına geçip gitti, öğle molasına geldiklerinde başını yorgunlukla sıraya koydu genç çocuk. Bu kadar vaktin nasıl geçtiğini anlayamamıştı, aklı fazlasıyla meşguldü çünkü. Sınıf boşalıp da büyük bir sessizliğe kavuştuğunda o da gözlerini kapattı. Aradan birkaç dakika geçmişti ki omzuna dokunan elle gözlerini araladı. Vera’yı öyle çok düşünmüştü ki bugün, şimdi karşısında onun bir hayali duruyordu. Gülümsemekten alıkoyamadı kendisini.

“Sana diyorum Asım, duymuyor musun beni?”

Vera’yla aynı sınıfta olmalarına rağmen bir gün konuşabileceklerini, Vera’nın adımlarının kendisine uğrayabileceğini asla tahmin etmezdi. Hayal sanması doğaldı.

“Evet, evet duyuyorum.”

Duyuyordu duymasına ama, kulakları kalbinin gümbürtüsünden başka şey duymasını istemiyordu.

“Geç geldiğim için yerime başkası oturmuş da, buraya oturabilir miyim diyecektim.”

Daha birkaç saat önce üzüntüden kahrolan çocuk, şimdi günlerce gülmek istiyordu. Hayal dahi edemeyeceği bir gerçekliğin tam ortasındaydı. Konuşursa sesinin titreyeceğini bildiğinden çantasını kenara çekerek cevapladı sorusunu. Yanına tebessümle oturan Vera’dan gözlerini alamayacağını sansa da utançtan bir türlü bakamıyordu.

Hiç değmese elleri, hiç rastlaşmasa bakışları, aynı kitabın satırlarında gezinmese de kalemleri ve bunların gerçekleşmesinin hiçbir zaman mümkün olmadığını tüm gerçekliğiyle bilse de, kalbi hep Vera’ya ait kalacaktı. Bir gülün kokusunda, kaldırımlarda kendiliğinden çıkan çiçeklerin yapraklarında, semadaki bulutta, küçük bir kedinin patisinde ve bütün güzel şeylerde Vera’yı hatırlayacaktı bu kalbi.

“Sen bir çiçekçide çalışıyorsun değil mi? Bizim eve çok yakın da, bazen seni görüyorum.”

Şimdiye kadar Vera’nın onu hiç görmediğini sanırdı. Hep kendisi izliyor, Vera da arkasına bakmadan geçip gidiyor zannediyordu. Ya onu izlediğini fark ettiyse diye büyük bir korku geçti içinden. Neden durup dururken sormuştu ki bu soruyu?

“Evet okuldan önce uğruyorum, okul çıkışlarında da yine oraya gidiyorum.”

“Çiçeklere bayılırım, ne kadar şanslısın.”

Biliyorum diyemeden hafifçe gülümsemekle yetindi genç çocuk. Neleri sevdiğini, nelerden korktuğunu, seni neyin mutlu ettiğini senden daha iyi biliyorum diyemeden yalnızca gülümsedi.

“Çıkışta seninle birlikte gelebilir miyim peki Asım? Bugün annemin doğum günü, ona çiçek alırım ben de.”

Genç çocuk, bir an için de olsa kalbinin atışlarının durduğunu sandı. Birkaç saniye sonra nefes alması gerektiğini hatırlattı kendine. Belki daha da kısa bir zaman aralığıydı ama ona, senelerce donup kalmış gibi hissettirmişti. Aldığı nefesi boğazını yaka yaka içine çekti. Neyse ki tam zamanında ders zili çalmıştı da cevap vermek zorunda kalmaksızın bir baş işaretiyle onayladı Vera’yı. Dersler bitip de son zil çalana kadar geçmedi titremesi. Ellerini nereye koyacağını bilemedi, bakışları nerede konaklasın seçemedi. Okuldan birlikte çıkarlarken Vera, neşe içindeydi kendisinin aksine. Vücuduna söz geçiremiyordu, oysa belki de bir daha hiç böyle yakınında olmayacaktı Vera. Bir daha hiç sohbet edemeyeceklerdi. Ama heyecanını yenip de iki çift söz çıkmıyordu ağzından. Nihayet mahallelerine gelmişlerdi. Vera koşarak sokağın başındaki köpeğe doğru gitti. Asım ellerini paltosunun cebine koymuş, sonunda sakinleşen kalbiyle Vera’yı izliyordu. Hafifçe yana düşen başı, yüzündeki tebessümle, sokağın ortasında böylece seneler boyu kalmaya razıydı.

“Sen neden gelmiyorsun, yoksa korkuyor musun köpekten?”

“Hayır, korkmuyorum.”

“Gel sen de sev o zaman. Ben çok severim Kıtmir’i. Her gün mutlaka oynarız böyle.”

Vera heyecanla köpekle birlikte yaptıklarını anlatırken Asım hiçbirini duymuyordu. Köpeğin başına doğru götürdüğü elleri titriyordu, Vera’nın görmesini umursamadı. Nihayet köpeğin o yumuşacık tüylü başına değmişti elleri. Onun ellerinin değdiği yerlerde şimdi kendi elleri geziniyordu. Gözlerinin dolduğunu fark edince dişlerini sıkarak göğe doğru çevirdi bakışlarını. Oturup hüngür hüngür ağlamak istiyordu. Az da olsa kendine geldiğinde Vera’nın hiçbir şeyi fark etmediğini anladı, neyse ki dikkati hâlâ bu sevimli köpekteydi. Az ileride dükkân sahibinin camın ardından onları seyrettiğini gördü. Ona buruk bir tebessüm yolladı. Duygularına, kederlerine tek şahit olan oydu. İlk kez yaşadığı bu mutluluğa da onun şahit olmasına sevinmişti bir nebze de olsa.

Vera köpekle vedalaştıktan sonra çiçekçiden içeri girebilmişlerdi. Hayranlıkla çiçekleri nasıl seyrettiğine şahit oldu. Çiçekler bu dünyada rastladığı nadir güzel şeylerdendi. Vera’nın duyduğu hayranlıkla bir kez daha sevdi çiçekleri.

Annesi için özenle bir buket hazırladılar. Bütün çiçekleri o kadar beğenmişti ki, ne alması gerektiğine karar veremeyince her birinden birer tane almıştı.

“Teşekkürler Asım, annem bunları görünce o kadar mutlu olacak ki! İyi ki seninle gelmişim.”

Vera içeriye girdiğinden beri yapıp yapmamak konusunda tereddüt yaşadığı şey için yalnızca birkaç dakikası kalmıştı.Ya yapacaktı ya da hiçbir anı kalmaksızın bugünü bitirecekti. Bir anda düşünmeyi bırakıp harekete geçti. Kendisinden bir cevap bekleyen Vera’ya doğru döndü. Çiçekçideki en güzel gülü yerinden alıp ona doğru uzattı.

“Bu da senin için.”

Şimdi o da en az kendi kadar heyecanlıydı. Kocaman bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Arkasına dönüp gitmeden önce son gördüğü o güzel tebessümü olmuştu.

Gözlerinin gördüğü son şey de o olmuştu. Daha Vera dükkândan çıkalı yalnızca birkaç adım atmıştı. Asım, onu izlemeye yeni başlamıştı. Vera’nın yüzündeki, utangaçlığından oluşan pembelik silinmemişti daha.

Gözlerinin gördüğü son şey Vera, kulağının duyduğu son şey de acı bir fren sesiydi. Herkes yola dökülmüştü şimdi. Bağıranlar, korkuyla kaçışanlar, korna sesleri… Hepsi birbirine karışmıştı. Dükkân sahibi de oturduğu yerden hızla kalktı, koşarak kapıya ulaşmaya çalışırken omzuna çarptığı Asım boylu boyunca yere devrilmişti. Vücudu yıkılmak için bekliyordu sanki, küçük bir darbe yetmişti. Gül vazosunun üstüne düşmüştü tam da, kaşından oluk oluk akan kanlar, kan kırmızısı güllere karışıyordu. Yaşadığı bu acı onu kendisine getirmişti, düştüğü yerden hemen kalkarak dışarıya attı kendini. Yüzünün her yeri kan içinde olan bu genci gören büyük kalabalık açılmış, herkes ona yol veriyordu. Arabanın önünde yatan Vera’yı gördü gözleri. Artık gözyaşları da karışmıştı yüzünden akan kanlara. Özenle hazırladıkları buket, yolun öbür tarafında savrulmuştu. Ama verdiği gülü sımsıkı tutuyordu parmakları. Bütün sesler bir anda kesilmişti, herkes dolan gözlerle bir yıkımı seyretmekteydi.

Genç adam korkarak tuttu elini, gülü tutan parmaklarını araladı. Gülü öyle sıkı tutmuştu ki dikenleri avucuna batmıştı, küçük bir kan birikintisi vardı elinin içinde. Titreyerek ağlamaya başladı, bir yandan da üzerindeki gömleğiyle Vera’nın elindeki kanları temizlemeye çalışıyordu. Dükkan sahibi omuzlarından tutarak onu çekmeye çalıştı.

“Asım gel hadi, gidelim bak iyi değilsin sen, hadi lütfen.”

Dükkân sahibi onu uzaklaştırmaya çalışsa da kendisi de gözyaşları içinde kalmıştı. Bugün onların ilk anılarıydı, böyle bitmesi reva mıydı?

“Abi, elleri kanıyor. Kan vardı gördüm ben. Dayanamaz Vera’m acıya. Bir şey yapın, eli kanıyor.”

Birkaç kişi birden genç adamı sakinleştirip olduğu yerde tutmaya çalışırken ambulans çoktan gelmiş, her şey çoktan geçmişti. Beyaz örtü Vera’nın yüzüne kadar çekildiğinde genç adam hâlâ aynı şeyleri sayıklıyordu.

“Elleri… elleri kanıyor. Kan değil, çiçek layık o ellere. Ellerine bakın! Ne olur biri ellerini sarsın!”

Ölüm, kimseye yakışmazdı belki ama insan sevdiğine hiç yakıştıramazdı. O gülümsemesi, yanaklarındaki pembelik, birlikte geçirdikleri o anlar sadece birkaç saat önceydi. Gülü verirken birbirlerine değen parmak uçları kadar gerçekti tüm yaşanılanlar. Şimdi neredeydi Vera’sı? Haykırışları mahalleyi inletiyordu. İnsanların gözünde akacak yaş kalmamıştı belki ama bu genç adamın yüreği akmaya hazırdı.

Yaşadığı şu dakikaları delip geçmek istiyordu. Ruhu sıkışıp kalmıştı bedenine, boğazı yırtılırcasına bağırması bundandı. Aklı almıyordu bu acıyı, böylesini hiç yaşamamıştı. Delireceğini hissetti. Her yerde Vera’sı vardı. Nasıl dayanacaktı? Nasıl devam edecekti hayatına? Kaldırımların her karesinde ayakları gezinmişti. Aynı göğün altında soluklanmışlardı. Bakışları sonunda kavuşmuştu. Elleri aynı köpeğin başını okşamış, aynı çiçeklere sarılmışlardı.

Her saat başında, her gül kokusunda Vera olacaktı.

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir