Şehir: İnsanı İkmal Eden İçtima

Çalabım bir şar yaratmış iki cihan aresinde

Bakıcak didar görinür ol şarın kenaresinde

Nagehan bir şara vardum ol şarı yapılur gördüm

Ben dahi bile yapıldum taş u toprak aresinde

Şagirtleri taş yontarlar yonup üstada sunarlar

Çalabın ismin anarlar ol taşın her paresinde

Ol şardan oklar atılur gelür ciğere batılur

Arifler sözi satılur ol şarın bazaresinde

Ol şar dediğüm gönüldür ne delüdür ne uslıdur

Aşıklar kanı sebildür ol şarın kenaresinde

Bu sözi arifler anlar cahiller bilmeyüp tanlar

Hacı Bayram kendü banlar ol şarın mearesinde

Hacı Bayramı Veli

Muhataralı zamanlar bazı meselelerin konuşulabilme imkânına katkı sağlar. Sorgulamaların önünü açar. Esaslı sorular ve esaslı düşünceler böylesi zaman dilimlerinin ürünüdür, desek abartmış olmayız. Yukarıdaki şiir de tarihimizin böylesi bir zaman diliminde yazılmış. Salgın günlerinin iptidasını “hayat eve sığar” diyerek geçiştirmeye çalışsak ta kendimizi hayat nedir ve ev neresidir sorularını sormaktan alamadık. Sürecin devamı hem sorularımızı hem de sorgulamalarımızı artırdı.

Evrenle kurduğu ilişkinin dilini değiştiren modern insanın tüm hayallerinin aniden inkıtaya uğraması, gözümüzle göremediğimiz ve canlı olarak bile tanımlayamadığımız bir varlığın üzerimizdeki etkisi; insanı doğru anlamadan hayatı (topyekûn evreni) anlamanın imkânı olmadığını bir kez daha bize öğretmiş oldu. Bu süreç şehirleşme serüvenimizin tüm çarpıklığıyla yüzleşmemize de vesile oldu. Doğal yaşam, köyde hayat gibi başlıklar dönemin internette en çok merak edilenleri arasına girdi.

Hiç kuşkusuz şehir ve insan ilişkisi kolay tahlil edilebilecek bir mesele olmadığı gibi bu ilişki hakkında birbiriyle çelişen pek çok teorinin geçmişte ve günümüzde varlığını devam ettirdiğini hatırda tutmak gerekir. Bu mevzuda serdedilen tüm bu düşünceler, insanı tabiatı gereği medeni kabul eden teorilerden, medenileşmenin insanın kendisine ve tabiata yabancılaşması olduğunu savunan teorilere kadar geniş bir yelpazede ifadesini bulabilir. Bununla birlikte bu noktada esas sorulması gereken soru “Şehir nedir?” sorusu değil, bilakis esas soru “İnsan kimdir?” ve “İnsanı insan kılan özellik nedir?” sorusu olmalıdır. Çünkü biz “İnsan kimdir?” diye sormazsak insanların ihtiyaçlarını gidermek üzere kurdukları toplum hayatıyla ilgili bir açıklama yapabilmemiz söz konusu olamaz. Bu nedenle önce “İnsan kimdir?” sorusu hakkında bir teorimiz olmalıdır.

İdeal bir şehirden söz etmek de kâmil insanın ilkelerini getirdiği/bulduğu bir şehirden söz etmek demektir. Şehir yetkinlikte ilk basamaktır. Farabi köy, mahalle, ev gibi şehirden daha küçük toplulukları hakiki mutluluğun elde edilmesi için yeteri kadar kâmil bulmadığı için topluluklar içinde en faziletli, iyiliğe ve en yüksek yetkinliğe öncelikle ulaştırabilecek olanın “şehir” olduğunu belirtir. Bu sayede insanlar söz konusu ilkeler müvâcehesinde saadete ulaşacak, yetkin bir insan hâline geleceklerdir. Tam da bu noktada erdemli şehrin inşasının kâmil insanlar tarafından gerçekleştirileceğini, şehrin de insanın kemaline katkı sağladığını unutmamak gerek.

İnsan “düşünen canlı” diye tarif edilmiştir. Bununla birlikte insanı; yaşama tarzı, ihtiyaçları ve hayatta kalabilmek için hemcinslerine muhtaç bir varlık olması hasebiyle betimlerken dile getirilen cümlelerden birisi “İnsan, toplumsal canlıdır.” şeklindedir. Çünkü insan kendi kendine yeten bir varlık değildir ve hayatta kalabilmek için başka insanlarla irtibat kurmaya mecburdur. Öyle ki konuşan-düşünen canlı olmasının da gerekliliklerinden birisi bu toplumsallıkta ortaya çıkar. İnsan hemcinsleriyle beraber olmakla “natık” canlı hâline gelebilir. Bu nedenle genellikle “tabii olarak medenîdir.” veya “Cemiyet içinde yaşamaya yatkındır.” denilir. Vahşilik veya ünsiyet kavramları bu çerçevede ele alınarak bir insan resmi ortaya konulur: İnsan hemcinslerinin teşkil ettiği bir cemiyet içinde kalınca medenileşirken, insanların ve cemiyetin uzağında kaldığında “yabani” olur.

Mimarinin/mekân tasarımının hayat düzenimizin çerçevesini belirlerken, karakterlerimizi, davranışlarımızı ve hayat tarzlarımızı da şekillendirdiğini (özetle) şu kelimelerle ifade etmişti, en büyük İngiliz Winston Churchill: “Önce biz yapılarımızı/ mekânlarımızı şekillendiririz, daha sonra da onlar bizi…” İngiliz parlamentosuna 13. yy’de tahsis edilen dar ve uzun şapelin temel özelliklerini taşıyan parlamento binalarının, 1941’deki Alman bombardımanıyla büyük ölçüde tahrip olmasının ardından, 1943’de Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada.

Mekân, politik, kültürel, dini, ailevi, psikolojik alan olmak üzere pek çok meselenin iç içe geçtiği bir alandır. Temelde bir bilinç, tasavvur meselesidir. Nasıl bir mekân üreteceğimize, onu nasıl biçimlendireceğimize karar vermemiz gerekmektedir. Aksi takdirde üretilmiş modellere razı olmamız gerekir. Dolayısıyla hazır kalıp biçimde onun içine dâhil olup, yönelimlerimizi ona göre belirlemek durumunda kalırız. Mekânı üreten insandan insanı şekillendiren mekâna dönüşmüş durumdayız. Aktif insan, kültürel manada, tasarım açısından donanımlı bir varlıktır. Mekânı üreten bu varlık, mekâna kendi tasavvuru çerçevesinde çizgiler eklemekte, çizgiler içerisinde dilediği, kabul ettiği bir hayatı oraya dâhil edip sürdürmeyi istemektedir. Bu anlamda mekân inşası, stratejik ve hayati bir meseledir. Kendi mekânımızı üretemedikçe, kendi mekânımızın çizgilerini belirlemedikçe bu stratejiyi geliştiremeyiz

Batıda vahşi sanayileşmeyle şehirler yıkılıp yeniden kurulurken şekillenen modern şehirler yine bir geleneği, hafızayı korumayı-kurmayı başarmıştır. Bizde ise insanın ve hayatın anlamına ilişkin kafası karışık aydınların; insanı doğasına/doğaya yabancılaştıran toplum projelerinin, bunun arkasındaki ideolojik duruşun günlük hayatımıza müdahalesinin adıdır, yaşadığımız şehirler.

Hem topluma hem şehre yabancılaşan aydınların modernleşme projeleri, nihayetinde insana tahakküm eden şehirler ortaya çıkardı. İnsanın inşasına katkı sağlamak yerine ruhunu tarumar eden, gündelik yaşam pratiklerini doğal sınırlarının çok ötesine taşıyan şehirleri inşa eden mimari perspektif, ideolojik kimliğini sonuna kadar gösterdi.

İnsan tabiat ilişkisini en temel düzeyde bile tahfif eden modern tasavvur Turgenyev’in dilinde “tabiat artık mabet değil fabrikadır” cümlesi ile ifade edilir. Bu tespit aynı zamanda modernitenin kadim gelenekten koptuğu zeminin genişliğini de gösterir. Değişen bilimsel paradigma artık tabiata şaşıdır.

Cumhuriyetin radikal modernleşmesi medeniyet kurmuş şehirli Müslümanla-Müslümanlıkla hesaplaşarak işe koyuldu. Şehirli geleneği üreten, yaşatan dindarlık zecri tedbirlerle kamusal alandan temizlendi. Şehirde oluşan kültürü, yaşama biçimini inşa eden insanlar ise tüm ilmi ve sosyal muhitlerden kovuldu. Hafızayı muhafaza eden mimari ise yerle bir edildi.

“Şehirler büyüdükçe gökyüzü küçülür” derken Aliya neyi hissetmişse, Türkiye’de metropollerde yaşayan nüfusun fazlasıyla aynı şeyleri hissettiğini ifade etmemiz gerekir. Gökyüzü ile rabıtası kopmuş insanoğlunun üzerinde yürüdüğü-yaşadığı toprağa yabancılaşmasını toprağı ranta dönüştüren hırsında görürüz. Yaşadığımız mekânsal sıkışmışlığın ruhlarımızda oluşturduğu sıkışmışlık, gittiğimiz otel tatilleriyle ortadan kalkmıyor.

Unutmamak lazım ki şehir yapılardan ibaret değildir. Şehirli olmazsa şehir de olmaz. Çünkü şehir, insan unsuruyla vardır. Şehirli olmak, şehirde yaşamak değildir. Şehirli, şehirli gibi davranan ve yaşayan insandır. Şehirde bulunmak insanı şehirli yapmaz. Çünkü yaşamak bir eylemdir. İnsan tercih yaparak veya taklit ederek yaşar.  Tercih yapan şehri inşa eder. Şehir yapısal olmaktan ibaret değildir ama yapısal olan da şehrin içindedir.

İnsan davranışla ve yaşadığı hayatla şehri inşa eder ve kendisi de şehirde inşa edilir. Bu şekilde şehirle, mekânla bütünleşir. Şehre pozitif katkı yapar. Pozitif katkı yapıyorsa şehri inşa eder ve inşa olunur.

Ezcümle yeni bir şehir modeline kafa yorarken “Ol şar dediğüm gönüldür ne delüdür ne uslıdur” cümlesini merkeze almalı, ilk inşa edeceğimiz şehrin gönül şehri olduğunu unutmamalı ve kâmil Müslümanı yetiştirmeyi merkeze almalıyız.  Ardından da şehri de bir ev gibi (tüm çağrışımlarıyla) tahayyül edip mekânın tanzimine girişmeliyiz.

*İnsicam, Nisan 2021 sayısında yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir