“Nasıl bir zaman bu böyle, dünya nereye gidiyor? Her gün başka bir felaket haberi. Benim artık insanlığa karşı umudum kalmadı. Şu trafikten bıktım artık. Neden hiçbir işim istediğim gibi olmuyor, bütün enerjim tükendi? Neden her şey bu kadar zamlandı?..” vesaire vesaire vesaire…

Her yaştan ve her kesimden insandan hatta kendimizden bile duymuşuzdur bu ve benzeri sızlanma cümlelerini. Bu cümleler düşünsel birer virüs olmakla beraber şikâyet geleneğinin yaşamımıza nasıl yerleştiğinin göstergesi aslında. Bazen bu cümleleri sık sık kendimize hatta aşırıya kaçarak çevremize de sarf ederiz. Kendimizin de çevremizdeki insanların da bir süre sonra adeta ruhunu emen bu şikâyet virüsünü gelin biraz daha irdeleyelim.

Hepimiz bir şekilde ya kendi başımıza gelen türlü hâllerle ya da dünya ve ülke sorunlarıyla fazlaca hemhâl oluyoruz. Aklımızda türlü felaket senaryoları kuruyor, geleceğe dair daha pesimist ve umutsuz bir bakış açısı oluşturuyoruz. Aslında gayet insana özgü, tabii olan bu şikâyetlenmeleri daha da ileri götürüyor, balçık dolu bir bataklığa saplanıp kalıyoruz. Kendi çizdiğimiz resimlerin ve zihnimizdeki şikâyet kurmacasının baş aktörleri oluyoruz.

Şikâyet, uç noktalara gittiğinde insanı çevresinden soyutlayan, pasifize eden, konfor alanından çıkmaktan korkan, hastalıklı, bencil bir hâle dönüştürüyor. Bunu şöyle düşünebiliriz: Bedenimizde bizi dış etkenlere karşı koruyan bir bağışıklık sistemimiz var. Vücudumuza giren bakteri ve virüslerle savaşan bu sistem sayesinde çoğu zaman vücudumuzda nasıl savunmalar oluyor farkında olmuyoruz. Biz onu dışarıdan da desteklemediğimizde bağışıklık sistemimiz çöküyor ve olanlar oluyor. Bedenimizin de bağışıklık sistemi olduğu gibi ruhumuzun da belli bir korunma ve savunma sistemi olduğunu kabul edebiliriz. İşte bizler de ruhumuzu şikâyet gibi pek çok zararlı virüsle beslediğimizde onun korunma bariyeri kırılıyor, çabucak hastalanabiliyor. Bilakis iyilik ve güzelliklerle beslediğimizde sapasağlam bir ruha sahip olmuş oluyoruz. Çünkü iyilik ve güzellikler zihinsel virüslerin aksine insanın yaşam doyumunu yükseltiyor, onu daha cesur, mutlu, huzurlu, başarılı ve atılgan bir hâle getiriyor. Bir bakıma şikâyetlenmeler yerine hayata baktığımız iyimser ve umut dolu bakışlar, bize içerisinde yaşamı daha anlamlı hâle getirecek reçeteler taşıyan birer zarf görevi görüyor.

Dünyadaki ve kendi hayatımızdaki olaylara da genelleyebileceğimiz şu Kızılderili öyküsü anlatılır: Yaşlı bir Kızılderili, kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, ileride boğuşan iki köpeğini izliyormuş. Bu iki köpekten birinin rengi siyah diğerininki ise beyazmış. Torun, büyük bir merakla renklerinin neden siyah ve beyaz olduğunu dedesine sormuş. Dedesi köpeklerin kendisi için iyilik ve kötülüğü simgeleyen birer simge olduğunu ve içimizde iyi ve kötünün böyle mücadele edip durduğunu söylemiş. Torunu tekrar bir soru yönelterek bu mücadeleyi hangisinin kazanacağını sormuş. Dedesi ise nüktedan bir sözle yanıt vermiş, “Hangisini daha iyi beslersem o kazanır.”

Bizler yaşamımızda neyi beslersek ve aramızda da en çok neyi yayarsak bireysel yaşamımızda, toplumda ve dünyada kazanan o olur şüphesiz. Gerçek olan bir şey de var ki bu dünya, sonu gelene kadar türlü sıkıntıların ve belaların kol gezdiği bir yer olacak. Bunu tarihi kaynaklardan da görebiliyoruz. Binlerce yıl öncesinde yazılmış kil tabletlerden tutun 20-30 yıl öncesinde yapılmış haberlerde insanlar dünyanın kötü bir yer olduğundan, zamanın kötülüğünden ve toplumun tahribinden şikâyet edip durmuşlardır.

İnançlı insanlar olarak yürekten inanırız ki dünyaya gelmeden ve bir bedene sığmadan önce yaratıldık, çok mühim bir söz verdik ve bu sözün gerektirdiği görevleri yapmak için dünyaya iniş yaptık. Vaktimiz kısıtlı ve bu görevlerin en başında da sızlanmaktan vazgeçip iyiliğe teşvik etmek ve kötülükten menetmek geliyor.

Bu demek oluyor ki bizler her daim hayatımıza, geleceğe ve dünyaya umutsuz ve karamsar bir bakış açısıyla bakarak salt şikâyetle yerimizde saymak yerine, aksiyoner ve sürekli bir şeyleri iyi yönde değiştirme çabası içerisinde olmalıyız. Çünkü hayat bizi kendine alıştırmıyor, sığ ve durağan değil, sürekli gelgitler ile değişiyor. Bu değişim esnasında da olaylara yüklediğimiz anlamlar ve algılayış biçimlerimiz davranışlarımızı etkiliyor. Bir başka deyişle olayları olduğu gibi değil, algıladığımız şekilde görüyoruz. Mesela günümüzde oldukça yaygın olan ve insanların sıkça yakındığı trafik sorunundan bahsedelim. Trafik çok sıkışık oflayarak bekliyorsunuz, işten çıkmışsınız bir an önce evinize gitmek istiyorsunuz. Trafik ne zaman açılacak belli değil. Beklerken çevrenizi gözlemlemek, tefekkür etmek, bir sesli kitap veya podcast açıp dinlemek, uzun zamandır aramak istediğiniz sevdiğiniz bir insanı aramak gibi sizi iyi yönde etkileyecek ve dinlendirecek davranışlarda bulunduğunuzda, herkes için Çin işkencesi gibi olan trafik, sizin için belki bir dinlence vakti olacak ve enerjinizi yükseltecek. “Bu şekilde davrandığımda dünyadaki ve yaşamımdaki tüm sorunlar bitecek mi?” diye sorabilirsiniz. Büyük değişimleri başlatan, ufak kıvılcımlardır. Olumlu düşüncelerimiz ve ardından olumlu davranışlarımız en başta kendimizde bir değişimi sağlamakla beraber çevremize de bir rahatlama vesilesi olur.

Bizler, “Dünyanın çivisi çıktı. Daha kötüsü ne olabilir? Ne biçim bir zaman!” dedirtecek pek çok olay yaşayabiliriz. Fakat her günü yeni bir başlangıç ve son günümüzmüş gibi bilip ilk önce kendimize dönmeli, kendimizde oluşturduğumuz iyilik ve güzellikleri en başta yakınlarımıza sonra da çevremize yaymalıyız. Çünkü iyilikler de kötülükler de birer silsile şeklinde yayılır.

Başımıza gelen her musibette oturup dövünmek ve panik havasına girmek yerine öncelikle sakinleşip durumu kabul etmeliyiz. Bu hâllerin barındırdığı anlamları ve olumlu yanlarını fark etmeye çalıştığımızda, elimizden geldiğince çözüm üretmeye başladığımızda, şikâyet virüsünden kurtulmuş olacağız ve yaşam bizler için daha anlamlı ve iyi bir yer hâline gelecek. Şunu unutmayalım ki, nefes aldığımız müddetçe umudumuz da var olacak. Geçmişte dertlendiğimiz ve aşılamayacak gibi gördüğümüz meselelerimizi çoğu kez ince bir gülümsemeyle hatırlamamız bunun en büyük örneklerinden. Çünkü insan, her şarta uyum sağlayabilme, şartları kabullenip çözüm üretebilme mekanizmasına sahip. Ayrıca fıtrattan gelen yüce bir varlığa sığınma ve ona dayanma ihtiyacı da şikâyet virüsünden kurtulmak için birebir. Çünkü bizler başıboş varlıklar değiliz, keza dünya da bu koca evren de. O hâlde artık şikâyet virüslerimizden kurtulma, yeniden başlama ve yüklerimizi bırakma vakti. Her daim şikâyetle dolu değil, dünyayı cennete çevirecek iyi yönde değişimlerle dolu bir yaşam dilerim.

SERRA DOĞRU

Merhabalar ben Serra.
Psikolojik Danışman olma arifesinde her daim insanı ve hayatı keşfetmeyi çok seven birisiyim.
En büyük hayalim, astronot olarak çıktığım yolculukta, uzay gemimi kontrol eden o büyük yöneticinin benden razı olması ve sonrasında o en güzel evrene ulaşabilmek. 
Şu an bu yolculuğumu gerçekleştirmekte ve dünyadan geçmekteyim. 20'li yaşlarımında, hayatında çok başındayım.
Okumalar yapmak, öğrenmek ve bulunduğum gönüllülük çalışmaları benim vitaminlerim.
Yazmak ise benim için dış dünyayı anlamlandırdığım ve ruh dünyamla birleştirdiğim bir keşif süreci.
Burada hep birlikte alanım olan psikolojiyle alakalı keşiflere çıkacağız.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir