Her sabah olduğu gibi elim telefonuma uzanıp alarmı kapattığında alarmı duyduğumdan bile emin değildim. Son birkaç yılımı öyle ezbere yaşıyordum ki… Sabah uyan, yarı uykulu gözlerle filtre kahveni demle, sıcak içmeyi sevmene rağmen fincanın yarısını buz gibi olana kadar beklet, sonra da akşama kadar çalış. Sahi bu düzen daha ne kadar böyle gidebilirdi? Üzgünce bir iç çekip kahvemi beyaz, porselen fincanıma doldurdum. Küçük ve ışık almayan mutfağım kahvenin enfes kokusuyla kaplandı. İçmeden önce derin bir soluk aldım, boğazımı kaplayan hafif yanıksı koku beni biraz olsun neşelendirebilmişti. Alarm sesini duyduğumu hatırlayamasam da bu kez zil sesini duyduğumdan emindim.

–Tomris! Hemen gelmen lazım.’

–Sana da günaydın.

–Bırak şimdi günaydını, bir ceset bulunmuş. İntihar diyorlar.

İntihar diyorlar… Koca bir ömür, bütün önyargılarla birlikte iki kelimeye sığdırılabilmişti. Ardında yürünecek ne yollar bırakmıştı kim bilir, neleri hiç tatmamıştı daha? Her acı, bir gün son bulmuyordu demek ki. Acısı bir türlü dinmemiş, umutları bir daha çiçeklenmemişti demek ki. Kendinde yaşamaya, nefes almaya dair ufacık bir gücü kalmadığında kalbi nasıl çarpıyordu kim bilir? Çok mu acımıştı, çok mu acıtmışlardı? Ne giden geri gelecekti ama, ne de yaraları bir daha iyileşecekti. Vücudum bir ürpertiyle sarsıldığında düşünmeyi kestim hemen. Kahvemden bir yudum daha aldıktan sonra kameramı alıp hızla küçük apartman dairemden çıktım. Merdivenler dar ve eski, duvarlar küflüydü. Dışarıya çıktığımda boğuluyor hissinden kurtulmak için birkaç derin soluk alacak kadar bekledim kapının önünde. Bir heves aldığım beyaz spor ayakkabılarımın kısa zamanda griye dönüşmüş hâlini seyrede seyrede adımladım yolu. Haberi yapacağım yer evime çok yakındı, arka mahalledeki küçük çocuk parkında. Birkaç dakikamı aldı oraya varmak, bizim bile daha yeni haberimiz olmasına rağmen park oldukça kalabalıktı. Birkaç fısıltı duydum orada bulunanlardan. Arkadaşımın yanına gitmeden önce onlara kulak kesildim.

–Ne işi varmış ki burada?

–İntihar mı acaba gerçekten?

Kalabalığın arasından güçlükle geçip arkadaşımın yanına gittiğimde gözü beni görmüyordu. Tam karşımda olmasına rağmen ne ona seslenişimi duyuyordu ne de koluna dokunduğumu hissediyordu. Telaşla ayaklarım birbirine dolanarak kalabalığın içine daldım. Birçok insan omzuma çarparken, kimse ısrarla yer vermezken oluşturdukları çemberin içine girmem epey zor olmuştu. Yerde yatan kızın ayakkabıları çarptı ilk önce gözüme, beyazdan griye dönmüş spor ayakkabıları. Bakışlarım yukarıya doğru kaydıkça nefes almakta zorlanıyordum. Sabahleyin alelacele topladığım saçlarım pis kaldırım taşlarına yayılmıştı. Alnımı kaplayan koyu kırmızı lekeyi görmemek için bakışlarımı çevirdim. Bir yandan da başımı sağa sola sallıyor, korkudan aklımı kaçırmamak için bir çıkış yolu arıyordum. En yakınımdaki kadının kollarına tutundum hemen. Bütün gücümle sarstım onu ama hissetmiyordu. Hemen öteki insanlara koştum çaresizce. Bir ona gittim bir diğerine, kimse varlığımı hissetmiyordu. Ölü bedenimin yanında acı dolu bir çığlık attım, kulaklarımı acıtan bu ses onlara ulaşmamıştı bile.

–Duyun beni! Buradayım ben, ölmedim buradayım.

Çaresizce ağlamam, iç çekişlerim kimseye etki etmedi. Yerde yatan bedene yaklaştım başka çarem olmadığını görünce. Yüzüne baktığımda artık her şeyin bittiğini anlamıştım. Şakaklarından kan süzülen, elindeki çiçeği sımsıkı tutan kız bendim. Ben ağladım, etraftakilerin ardımdan konuşmaları bitmedi.

–Niye öldürmüşler ki kızı?

–Çok garip biriymiş.

Beni duymayacaklarını bilmeme rağmen boğazım yırtılırcasına bağırmama engel olamadım.

–Siz beni tanıyor muydunuz ki? Ben bu yollarda adım atarken, yalnız başıma yaşayıp giderken biriniz gelip sordunuz mu bana ‘İyi misin?’ diye? Avucumdaki çiçek solmasın diye biriniz gelip su verdiniz mi o çiçeğe?

Neden kimse anlamaya çalışmıyordu? En kolay şey yargılamak mıydı? Hıçkırıklarım boğazımda düğümlenip kalmıştı. Kendimi duyuramıyordum, derdimi anlatamıyordum. Çok yüksekti sesim ama onların kulakları sağır, gözleri kör, elleri kesikti. Bu çaresizlik kesti nefesimi, işte dedim, ölüm dedikleri bu olsa gerek.

“Ben… ben hiç kimseye bir kötülük yapmadım. Neden benden böyle bahsediyorsunuz?”

Söyledikleri dört bir yandan kulaklarımı dolduruyordu. Gittikçe acımasızlaştılar, hakkımda söyledikleri aldı başını gitti.

Ağlamalarım artmışken artık ağzımdan dökülenleri ben bile anlayamıyordum ama ne önemi vardı ki, nasıl olsa duymuyorlardı. Saçlarımı yolarcasına ellerimi daldırdım arasına. Şimdi bütün hayatımı gözlerimin önüne getiriyordum. Hep şikayet etmiştim hayatımdan, hep nefret etmiştim her şeyden. Ama bunları düzeltmek için hiçbir şey yapmamıştım. Kolaya kaçıp hayat bana ne vaat ettiyse onu kabullenmiştim. Ve şimdi insanların benim hakkımda söyledikleri tek şey “garip bir insan” oluşumdu. Hayatta bıraktığım tek iz bu olacaktı…

Yerde yatan bedenimin yanına uzandım üzüntüyle. Dudaklarım aşağı doğru sarkmıştı, ağlamamak için kendimi tuttuğumdan. Elimdeki çiçeğe dokundum titreyen ellerimle. Bir çiçek okşayacak kadar bile mi vaktim olmamıştı bu dünyada?

–Özür dilerim. Çok özür dilerim bu kadar aciz olduğum için. Şimdiye kadar hissettiğim tek duygu memnuniyetsizlik olduğu için çok özür dilerim. Yaşamak için hiçbir şey yapmadığım, hep bahanelerin arkasına sığındığım için çok özür dilerim.

Çiçeği avuçlarımın arasına aldıktan sonra ben de yumdum gözlerimi.

Derinlerden bir ses doldurdu kulaklarımı ama öylesine yorgundum ki tekrar açamadım gözlerimi. Ses kesildi, sonra tekrar duyuldu, boğuk bir sesti. Sonra bir el sarstı vücudumu.

–Tomris…Tomris…

Annemin sesiydi bu. Onu son kez görebilecek olmanın korkusuyla açtım gözlerimi. Açar açmaz da özlemle baktım yüzünün her bir çizgisine. Gözlerimle sarıldım, yalandan elleri okşadı saçımı. Kesik bir nefes çıktı dudaklarımdan. Bana sarılmasını, ona sarılabilmeyi özledim o an. Büyük bir özlem yaktı tüm bedenimi. Gözlerimi kaçırmakla yetindim.

–Aaa ne oldu sana böyle? Niye öyle tuhaf tuhaf bakıyorsun?

Diyecek bir şeyim yoktu, henüz kafamı toparlamak için çok erkendi.

–Gece kaçta yattın sen? Sabahtan beri alarmın çalıyor uyanmıyorsun bir türlü. Kalk hadi işe geç kalacaksın.

Olanları anlayabilmem için uyku sersemliğini üzerimden atmam gerekti. Belki bedenim hâlâ yaşıyordu ama ruhumdaki ölü hisler o kaldırım taşında kalmıştı.

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Harika🥺🤍

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir