Şubat Hikâyeleri (12) Darılma Kalbim Öyle/ İnsanlar Şimdi Böyle

O tarihlerde yürürlükte olan mevzuata göre sadece kız öğrenciler için kız liseleri veya sadece erkek öğrenciler için erkek liseleri açmak mümkündü.  Konya’da da dindar insanlar tarafından açılmış bir kız lisesi faaliyetteydi. Okul müdürü dışında lisenin bütün personeli bayandı. Tüm öğretmenler ve öğrenciler de başörtülüydü.

Dönemin yöneticilerinin böyle bir okula sessiz kalmaları beklenemezdi. Kalmadılar da, teftişler, soruşturmalar üst üste geldi.

Okul Yönetim Kurulu, öğretmenlere durumun kritik olduğunu, okulun kapatılması tehlikesi bulunduğunu anlatıp bir tercihte bulunmalarını istemiş. Bu aşamada öğretmen hanımlardan bazıları ile görüştük. Neler yapılması gerektiği, nasıl bir yol izlenmesinin doğru olacağı hususunda istişarelerde bulunduk. Öğretmen hanımlar görüştüğümüz konuları yöneticiler ile paylaşmışlar. Ama yöneticilerin yaklaşımında bir değişiklik olmamış. Okulda görev yapan bütün öğretmenleri son kez toplantıya çağırmışlar. Öğretmen hanımlardan bazıları “Avukatımızda toplantıya katılsın.” teklifinde bulunmuş, yöneticiler de kabul etmiş.

Bir cuma günü, öğrenciler dağıldıktan sonra Okul Yönetim Kurulu, okul müdürü, öğretmen hanımlar ve avukatları olarak ben toplantı salonundayız. Önce okul müdürü durumu açıkladı: “Her gün müfettiş geliyor, beni her gün Milli Eğitim’den çağırıyorlar. Başörtülü öğretmenlere soruşturma açmam, ceza vermem isteniyor. Milli Güvenlik hocası derslere girmiyor, ‘Bu durumlar düzeltilmedikçe derslere girmem.’diyor… Benim dayanacak gücüm kalmadı, ben pazartesi itibarıyla soruşturmalara başlayacağım.”

Sonra Yönetim Kurulu başkanı konuştu; okulun ne fedakârlıklarla açıldığını, okulun açık kalması gerektiğini, öğretmen hanımların artık başörtülü derslere giremeyeceğini, peruk takan veya başını açanla çalışmaya devam edeceklerini, başörtüsünü açmayacak olanlar ile devam edemeyeceklerini ve onların istifa etmelerini istedi.

Bu aşamada söz aldım. Önce okul müdürünün söylediklerine ilişkin yapılabilecekleri önerdim. Soruşturma açabileceğini ama savunma süresini kanunda yazan yedi günlük süreden az vermesini, bu eksikliği de dava konusu yaparak cezayı iptal ettirebileceğimizi, bu sürecin devamında zaman kazanılabileceğini belirttim. Müdür Bey, “Nasıl olur, ben Milli Eğitim’de Şube Müdürlüğünden emekliyim. Yıllarca idarecilik yaptım, kanunda belirtilen sürenin altında süre veremem.” diye karşılık verdi. “İyi ya işte, zaten emekli olmuşsunuz, böyle yaparsanız en kötü ihtimalle sizi müdürlükten alırlar ama okulu kurtarma şansınız olur.” dedim. Müdür Bey çok kararlı, “Olmaz, ben böyle bir kanunsuzluğu yapamam.” dedi. Bu kez, “O zaman savunmaları aldıktan sonra sonuçlarını yani cezaları yasal karar verme süresi geçtikten sonra ver, yine dava açalım ve iptal ettirelim.” dedim. “Mustafa Bey, ben otuz yıllık memuriyet hayatımda hiç soruşturma bile geçirmedim. Şimdi de bunu yapmam.” dedi. Müdür Bey’e söyleyecek fazla bir şey yoktu. Memuriyet hayatında geçirmediği, emekliliğinde geçirme ihtimali bulunan ama ahirette kendisine yüz akı olması beklenen soruşturmayı göze alamıyordu. Bu Müdür Bey’in bileceği bir şeydi. Ama iddiası olan dindar insanlar, açtıkları okullarda neden böylesi memuriyet hayatını çok önemseyen insanlarla çalışmayı tercih ediyordu, bunu anlamak zordu.

Sonra Yönetim Kurulu başkanı ile konuşmaya başladık. Kendisini iyi bir insan, değerli bir hoca olarak tanıyordum. İnsanların kurumlar için değil kurumların insanlar için olduğunu, kurumlar insanlara hizmet edemez hâle gelirse o kurumların muhafazasının bir kıymeti olmayacağını, amacını ve ruhunu kaybetmiş kurumlar yerine o kurumları fırsat bulduğu her ortamda tekrar açabilecek insanların muhafazasının daha önemli olduğunu söyledim. “Ama bu konuda verilmiş fetvalar var.” dedi. Ve odada bulunan, öğrencilik yıllarında benimde dersime girmiş saygı duyduğum bir hocamıza, “Ne diyorsun hocam?” dedi. Hoca, “Ben bu konuda ruhsatla amel edilebileceği kanaatindeyim. Kaldı ki, daha yeni umreden geldim, orada görüştüğüm sevgili hocamız da ilim için bu kadarcık fedakârlık yapılmasına fetva verdiğini söyledi.” dedi. İsmini söylediği hoca, “Konya’nın medarıiftiharı olarak anılan bir zat” idi. Hem hocadan duyduklarımdan hem de naklettiği fetvadan dolayı dehşet içindeydim.

“Sahabelerin ve samimi tüm Müslümanların,fetvalarda Allah’a nasıl daha iyi kul oluruz, nasıl daha iyi teslim oluruz sorusuna cevap aradıklarını, günümüzde fetva anlayışının değiştiğini, insanların şeytan ve dostlarının belirlediği kurallara uyarken Allah’ı da kızdırmamanın bir yolunu bulmaya çalışmalarının adını fetva koyduklarını” söyledim. “İlim” denilenin hangi ilim olduğunun, burada öğretilenin ne olduğunun, gerçek “ilim”in başörtüsünü çıkarmayı asla istemeyeceğinin bilinmesi gerektiğini vurguladım. “Ruhsat”ın şartlarının yeniden ve daha dikkatli incelenmesi gerektiğini düşündüğümü ifade ettim.

Öğretmen hanımlar dile getirdiğim hususlardan memnun kalmışlardı. Ama Yönetim Kurulu üyeleri veokul müdürü pek hoşnut olmadılar. Yönetim Kurulu başkanı “Ben okulu kapattıran başkan olmayacağım arkadaşlar.” dedi. “Çalışmak isteyen pazartesi günü bir çaresine bakarak gelsin, başını açmayacak olanlar da istifalarını versin.” diye de ekledi. Ben, “Madem öyle başını açmayacak olanların sözleşmelerini siz feshedin. Çalışmayan onlar değil çalıştırmayan sizsiniz, siz çıkarın ki arkadaşlar en azından tazminatlarını talep edebilsinler.” dedim. “İstifa etseler de biz tazminatlarını vereceğiz, bize güvenmiyorlar mı?” dedi. “Aynı soruyu kendinize de sorabilirsiniz, siz onlara güvenmiyor musunuz?” diye cevap verdim. Verdim ama galiba bu soruyla biraz zülfüyâre dokundum. Ve toplantıdan ayrıldım.

Hüzünlü bir şekilde dışarı çıktığımda nereden aklıma geldiyse, Şair Necat Çavuş’un “Acuzenin Gözünde Akşam” şiirinden “Darılma kalbim öyle/ İnsanlar şimdi böyle” mısraları dilime takıldı. Ve değerli Yönetim Kurulu başkanının “okulu kapattıran başkan” olmamayı önemsediği kadar “başörtüsü açtıran” başkan olmamayı neden önemsemediğini aradan geçen on dört yıla rağmen hâlen anlayamadım.

Onca çabaya, açtırılan onca başörtüsüne rağmen sonunda okulu kapattılar. Hem bazı başların açılmasına zemin hazırlamak hem de şeytan ve dostlarını memnun edemeyerek okulun kapanmasına tanık olmak…

Kim ne yaparsa kendisi için yapar ve yaptığının karşılığını mutlaka görür.

*Bu yazı 05.06.2012 tarihinde www.izdusunce.com ‘da yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir