Şubat Hikâyeleri (15) Hak Ve Özgürlükler Gecesi (2)

Aynı dönemlerde Hacı Veyiszade Camii’nde sabah namazı sonrası dua eylemleri ile cuma namazlarından sonraki protestolar sürüyordu.

Konya’da faaliyet gösteren ve İslami ilkelere önem veren sivil toplum kuruluşları, Hasan Hüseyin Varol başkanlığında bir araya gelmeye başlamışlardı. Belirli konularda ortak hareket ediyor, eylem birliği yapıyorlardı. H. Hüseyin Hoca, pazar günleri sabah namazı sonrası dua eylemlerine karşı çıkıyordu. “Herkes kendi mahallesindeki camiye gitsin.” diyordu. Haftanın altı günü mahalle camisine gidelim bir günde Hacı Veyiszade Camii’ne gidelim teklifine de karşı çıkıyordu. Kendisinden dua yapması istendiğinde de olumsuz cevap vermişti.

Bu durumda H. Hüseyin Hoca incitilmeden yeni bir başkan seçmekten başka seçenek kalmamıştı. Bu amaçla bir heyet oluşturuldu. H. Hüseyin Hoca’nın da öğrencisi olan “altıncı” arkadaşa teklif götürüldü. “Altıncı” arkadaş hemen teklifi kabul etti. Artık faaliyetler “altıncı” arkadaşın başkanlığında devam etmeye başlamış, bu çerçevede STK’ların sabah namazından sonra dua eylemine destekleri devam etmişti.

Önceki yazıda bahsettiğim siyasi parti il başkanlarının ortak açıklaması, gerek ulusal gerekse yerel medyada fazla duyurulmamış olsa da, dönemin dayatmacı yöneticileri nezdinde karşılık bulmuş, özellikle başörtülü arkadaşlara olan baskı kısmen de olsa hafiflemiş, soruşturmaların hızı biraz azalmıştı. Ve bu toplantı, İslamcı-milliyetçi-sağcı unsurların bir araya gelmesinin mümkün olduğunu da göstermişti. Bu buluşmanın halka açık salon toplantısında yapılmasına, ortak tepkilerin yeniden ve daha yüksek sesle dile getirilmesine karar verildi.

17 Temmuz 1998 tarihinde 20.30’da 100. Yıl Kapalı Spor Salonu’nda “Hak ve Özgürlükler Gecesi” adı altında bir salon toplantısı organize edildi. Toplantıya Anap’tan Mehmet Keçeciler, Doğru Yol Partisi’nden Meral Akşener, Fazilet Partisi’nden Nevzat Yalçıntaş, BBP’den Ökkeş Şendiller, Liberal Demokrat Parti’den Bahadır Bendirlioğlu, Demokrat Parti’den Korkut Özal, Yeniden Doğuş Partisi’nden Hasan Celal Güzel ve Abdurrahman Dilipak ile Ahmet Taşgetiren konuşmacı olarak katılacaktı.

Toplantının başlama saatine az bir zaman var. Salonda beklenen kalabalık yok. Neden katılımın az olduğunu merak ediyor, biraz da endişeleniyoruz. Sonra, stadın kapısının orada bazı görevlilerin toplantıya geldiğini tahmin ettikleri şahıslara “Toplantı iptal edildi.” şeklinde yalan beyanlarla geri döndürdükleri haberi geliyor. Söylenen yere de organizasyondan arkadaşları göndererek bu blokeyi aşıyoruz. Salon doluyor.

Toplantıda başörtülü memureler adına da bir konuşma yapılması planlandı. Konuşma metni hazırlandı. Konuşmayı yapacak arkadaşı bulma görevi de bana aitti. Memure arkadaşlar, konuşmayı yapmak istediklerini ama bu durumun da soruşturma konusu olabileceğini belirttiler, konuşmak istemediler. Bu sebeple hazır metni okuyacak konuşmacı bayan bulamamıştık. Ne yapsak diye düşünürken bir başörtülü arkadaş geldi. Konuşmayı yapabileceğini söyledi. Kim olduğunu bile soracak durumumuz yoktu. Program başlamak üzereydi. “Tamam olur.” dedik ve konuşma metnini verdik. Anons etmek için ismini sorduk,Mü’mine Ümitli” ismi ile anons edilmesini söyledi.  Ve sırası geldiğinde Mü’mine Ümitli olarak anons edildi, kürsüye geldi, konuşmasını yaptı ve yerine döndü. Konuşması iyide alkış aldı.

Bunun dışında, tertip heyeti adına “altıncı” arkadaş konuştu. Siyasi parti temsilcilerinin bir kısmı gelemedi, temsilci gönderdi; bir kısmı kendisi de gelmedi, temsilci de göndermedi.

“Beyza Yürüyüşçüler”den bir grup toplantıya katıldı. Bir tanesi grup adına güzel bir konuşma yaptı. O tarihlerde cezaevinde olan Nureddin Şirin ve Filiz Beyaz toplantıya telgraflarıyla katıldılar. İnançlarda kararlığı ve duygusallığı dengede götüren güzel bir gece oldu.

Gecenin ertesi günü, gazeteci Mustafa Balkan, Merhaba Gazetesi’nde gece ile ilgili izlenimlerini yazmıştı. Yazısında, “…gecede konuşanMü’mine Ümitli isimli hemşire…” şeklinde bir cümle vardı. Sonraki günlerde de vali tarafından verildiği söylenen talimatla Mü’mineÜmitli’nin aranması…

Polisler, tertip heyeti başkanı sıfatıyla “altıncı” arkadaşa gitmişler. Mü’mine Ümitli’nin kim olduğunu ve nerede çalıştığını sormuşlar. “Altıncı” arkadaş, o şahsı Mustafa Atılgan tanıyor diye bana yönlendirmiş. Polisler büroya geldiler, aynı soruları bana sordular. Tanımadığımı ama konuşmanın içeriğinde bir problem gördülerse tertip heyetinin ortada olduğunu ve sorumluluğun tertip heyetinde olduğunu, konuşan şahsı tanısam bile ismini vermeyeceğimi söyledim. Polislerden birisi “iyi polis” rolü ile açıklama yaptı:“Gazetede hemşire diye yazmış.” Valilik, ilde çalışan bütün başörtülü hemşireleri tespit ettirmiş. Mü’mine Ümitli isimli soruşturma geçirmiş bir başörtülü hemşireye rastlanmamış. Vali özel olarak üzerinde duruyormuş ve mutlaka kim olduğunu, ismini istiyormuş. Şahsın kimlik bilgileri verilmezse diğer başörtülülerin daha fazla üzerine gidilirmiş, verirsek diğer başörtülüler de rahatlarmış… Anlaşıldı ki; böyle bir başörtülü hemşire var ise nasıl şimdiye kadar hakkında soruşturma açılmamış olabilir, onu kim korumuş ise bulunmalı; eğer başı açık çalışıyor ise böyle bir konuşma yapmaya nasıl cesaret eder, haddi bildirilmeli gayreti var.

Polisler, diğer tertip heyeti üyeleri Adem Seleş, Gürsoy Bilgin, Abdülhakim Öz, Sami Sorgun… hepsine gidip Mü’mine Ümitli’ye ulaşmaya çalıştılar. Arkadaşların hepsi, tanımadıklarını, ama konuşmaya aynen katıldıklarını ve konuşmada suç unsuru görülen bir içerik var ise soruşturma açabileceklerini söylemişler. “Altıncı” arkadaş ise, ısrarla bu kişinin ismini polislere vermemiz gerektiğini söylüyor. Bu arada polisler tekrar benim yanıma geliyor. “Altıncı” arkadaştan aldıkları bilgiye göre konuşmacıyı bulma görevinin benim olduğunu, ismini ve kimlik bilgilerini vermemi tekrar istiyorlar. Onlara, “altıncı” arkadaştan öğrendiklerinin doğru olduğunu ama eksik olduğunu söylüyorum. Konuşmayı yapacak olanın salon girişinde geldiğini ve konuşma yapmaya talip olduğunu, olayın bu yönünü “altıncı” arkadaşın bilmediğini anlatıyor, daha önce söylediklerimi tekrarlıyorum.

 “Altıncı” arkadaş konuşma yapan bayanın ismini öğrenmeye çalışıyor. Bu ismi vermeliyiz diyor. “Hukukçu arkadaşlar vermeniz gerekir.” dediler diyor. Gürsoy ile ikimiz “Biz de hukukçuyuz abi, neden verecekmişiz?” diyoruz. Bir izah getirmiyor ama “Vermemiz gerekir.” demeye devam ediyor. Hatta ekliyor: “Bu ismi vermezsek ileride yapacağımız çalışmalara engel olur.” İlk fırsatta yol arkadaşını ele verecek bir yapının ne çalışması yapabileceğini soruyorum, hoşnutsuzluğunu belli ediyor.

 Tam bu günlerde 12 Ekim 1998 tarihinde yapılan “El Ele” eylemi için hazırlık yapmamız lazım. Gerede-Kızılcahamam arasını doldurmayı, Konya STK’ları üslenmiş durumda. Katılımın sağlanması, otobüslerin ayarlanması, kumanyaların temini gibi bir sürü çalışma gerektiren iş var. Ama “altıncı” arkadaş toplantılara gelmiyor. Başkan olmayınca işler tam planlanamıyor. Nihayet bir toplantıya geliyor.  Geliyor gelmesine de… “Ben yokum. Başkanlığı Gürsoy Bey’e devrettim. Çalışmaları kendiniz yapın. Adına katıldığım kuruluş olarak iki otobüsün parasını üsleniyoruz.” diyor ve gidiyor.

Çalışmalar aksamadan devam etti. Gerede-Kızılcahamam arasını dolduracak katılımcı geldi, bu kadar katılımcıyı taşıyacak nakil araçları bulundu, kumanyalar temin edildi… Hiçbir çalışma akim kalmadı. “Altıncı” arkadaş ile ne kadar yol arkadaşlığı yapılacağı da görülmüş oldu.

Bu eylemden hemen sonraki günlerde, Alaaddin Nikah Salonu’nun alt katında, salon tamamen dolu hâlde, üniversite öğrencileri ile başörtüsü yasağını konuşuyoruz. Haklarının neler olduğu, hukuk çerçevesinde nasıl kullanmaları gerektiği konularında istişareler yapıyoruz. Program bitiyor. Sekiz on öğrenci kürsünün etrafına gelip bir şeyler soruyorlar. Tam o sırada bir bayan, “Abi ben Mü’mine Ümitli.” diyor. Kafamı kaldırıp bakıyorum, “Ben bu isimde birini tanımıyorum.” diyorum. Anlıyor, gülümsüyor ve gidiyor, mücadelesine de devam ediyor.

“Altıncı” arkadaş ise sonraki zamanlarda, sivil toplumda ve politikada hep zirveyi hedefleyerek, istendiği zaman, sonraki yapacağı işlere engel olmasın diye, rahatlıkla isimlerini verebileceği yol arkadaşları ile yolculuğuna devam etti, ediyor.

Kim ne yaparsa yapsın kendisi için yapar ve yaptığının karşılığını mutlaka görür.

*Bu yazı 23.09.2012 tarihinde www.izdusunce.com ‘da yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir