Şubat Hikâyeleri (6) Selçuklu Anadolu İmamhatip’te (2)

Okula müdür vekili olarak atandığında ilk işlerinden birisi okulun bayan öğrencilerinden birkaçını başları açık ve makyajlı halde Garnizon Komutanı’nı ziyaret götüren beyefendi bunca çabasına rağmen müdür olarak atanmayı başaramadı. Müdür vekilliği kısa sürdü, okula yeni öğretim yılında yeni müdür atandı.

Yeni müdürün yönetiminde de okulda başörtüsü takmakta sebat eden öğrencilere yapılan haksız hukuksuz ve keyfî muameleler aynen devam ediyordu. Atamaların bu uygulamaların devamını sağlayacak hatta daha ileri götürecek hamleler olarak düşünüldüğünü tahmin zor değildi.

Okulda disiplin kurulu yeniden oluşturulmuştu. Başörtüsü takmakta sebat eden öğrenciler disipline sevk ediliyorlar ve kendilerine disiplin cezası veriliyordu.

Okul idaresinin ve okul disiplin kurulunun özgürlükleri budama çalışmalarına, hemen her gün gönderdiği müfettişlerle Milli Eğitim Müdürlüğü de destek veriyordu. Müfettişler, görevlerini çok çok aşan uygulamalar yapıyorlardı. Tek tek sınıflara girip başörtülü öğrenci olup olmadığını kontrol ediyorlar, eğer başörtülü öğrenci varsa onları ikna(!) etmeye çalışıyorlardı. Bunu yapamazlarsa hakaret ve tehdit cümleleri kullanma cesaretini gösterebiliyorlardı.

Onuncu sınıflardan birisinde dört tane öğrenci bütün baskılara, tehditlere, yok yazmalara, “Sınıfta kaldınız!” açıklamalarına aldırmadan ısrarla okula devam ediyorlardı. Hocalarla tartışmak, idareye çağrılmak… sıradan işler olmuştu onlar için. Ama müfettişlere karşı zorlanıyorlar, onların hakaretleri ağırlarına gidiyordu. Bu konuda haklarının neler olduğunu sormaya gelmişlerdi büroya.

Onlara, müfettişlerin, adı üstünde sadece teftiş yapabileceklerini, olan uygulamaları kontrol edip raporlayabileceklerini, sınıflara girip öğrencilerin kıyafetini sorgulayamayacaklarını, hele hele bağırıp çağırma, hakaret etme gibi durumların asla olamayacağını anlattım. Böyle bir durum olursa olayı, günü, saati, içeriği tam belirtilerek tutanağa bağlanması ve olayı görenlerden imzalamayı kabul edenlere imzalatmalarını söyledim. Bu tutanağı resmî makamlara aksettirip sorumlular hakkında Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunabileceğimizi ifade ettim.

Öğrenciler, “Kimi kime şikâyet edeceğiz abi?” diyorlardı, “Sanki bir sonuç mu çıkacak!..” diye de ekliyorlardı. Onlara mevcut kuralların, haklarını tamamen karşılamasının mümkün olmadığını, mevcut kuralların “hak” tanımı ile inançlarının “hak” tanımı arasında uçurum olduğunu, dolayısıyla mevcut kurallarla inançları arasında kan uyuşmazlığı bulunduğunu ama mevcut kuralları, bu kurallarla hareket ettiklerini söyleyenlere karşı kullanmayı denemenin, yaşananları daha olumsuz hâle getirme ihtimalinin gözükmediğini, yaşananların olumsuzluğunu azaltma ihtimalinin mevcut olduğunu anlattım.

Birkaç gün sonra bu kez ellerinde tutanakla geldiler. İkra, müfettişin “Seni eşekler gibi dövmek lazım…”  sözlerine muhatap olmuş, Emine ise “Senin içinde şeytani duygular var…” hakaretini işitmiş. O esnada sınıfta bulunan diğer başörtülü arkadaşları Havva ile Ayşenur da tanık olarak tutanağı imzalamışlar.

Olaydan dolayı ilgili müfettişler hakkında Milli Eğitim Müdürlüğüne şikâyette bulunsak, soruşturma açılmaması ve bir işlem yapılmaması kuvvetle muhtemeldi. Bu ihtimali düşünerek doğrudan Sulh Ceza Mahkemesine “hakaret”e maruz kalındığı iddiasıyla şahsi dava açtık. Sonunda soruşturma izni için olayın Milli Eğitim’e gideceğini tahmin ediyorduk. Ama hakareti yapan müfettişler en azından “sanık” sıfatıyla hâkim önüne çıkacaklardı. Bu bile önemliydi.

Nitekim tahmin ettiğimiz gibi oldu, mahkeme soruşturma izni için dosyayı Konya Valiliğine gönderdi. Ama duruşma sırasında, okulda öğrencilere karşı kahraman kesilen müfettişlerin “Suçsuzuz…” savunmaları görülmeye değerdi.

Yine beklediğimiz gibi Valilikten “soruşturmaya gerek olmadığı” sonucu geldi. Valiliğin bu kararına karşı Bölge İdare Mahkemesine itiraz etmeye hazırlanırken beklemediğimiz bir şey oldu. Odasının duvarında “Töre konuşunca han susar.” levhası asacak kadar “töreye bağlı bir Cumhuriyet Savcısı, Valiliğin kararını yerinde bulmadı, “hakaret” suçunun oluştuğunu, müfettişler hakkında soruşturma yapılması gerektiğini ileri sürerek bizden evvel karara itiraz etti. Bu itirazı inceleyen Bölge İdare Mahkemesi de bizi şaşırttı; Savcının itirazını yerinde buldu ve müfettişlerin yargılanmasına karar verdi.

Müfettişler için cezaya giden yargılama süreci başlamıştı artık. Söyledikleri sözleri tevil ediyorlar, kendilerini görevlendirenlerin verdikleri talimatları yerine getirdiklerini söylüyorlar, “Suçsuzuz!” diyorlar, “beraat” istiyorlardı. İnsanların yaptığı kanunlar nezdinde aklanmak için gösterilen çabaları ibretle müşahede ediyor, dehşetli mahşer gününe olan inancımız daha da kavileşiyordu.

Bir taraftan müfettişlerin sanık, İkra ile Emine’nin şikâyetçi, Havva ile Ayşenur’un tanık olduğu yargılama sürerken, diğer yanda başörtülü öğrencilere ceza vermediği için görevlerinden alınan okulun eski müdür vekili ile disiplin kurulu üyeleri olan öğretmenler hakkında “görevi kötüye kullanma” suçlamasıyla açılmış olan dava da devam ediyordu.

İbretlik durum şuydu; aynı anlarda, daha sonra göreve getirilmiş olan ve başörtüsü takan öğrencilere disiplin cezası veren disiplin kurulu üyesi öğretmenlerde, gösterdikleri performans(!) yeterli görülmemiş olduğundan “görevi kötüye kullanma” suçlamasıyla yargılanıyorlardı. Adliye binasının bodrum katındaki Asliye Ceza Mahkemesinde “ceza vermeyenler, zemin katındaki Asliye Ceza Mahkemesinde ceza verenler” aynı suçlamayla yargılanıyordu. Bodrum katta yargılananlar, tabi tutuldukları imtihanda üzerlerine düşeni yapmaya çalışmanın huzuru içinde tevekkül hâlindeydiler. Zemin katta yargılananlar, “İsteneni yerine getirdik, yine yaranamadık!” serzenişleri içerisinde, sıkıntıdaydılar.

Sonuçta bodrum katta yargılananların davası “beraat” ile bitti. Zemin katta yargılananların davası ise aldıkları cezanın “ertelenmesi” ile. “Muhakkak her zorlukla birlikte bir kolaylık” olduğu asla unutulmaması gereken bir hayat düsturuydu ve yaşanarak görülüyordu.

Müfettişlere gelince; bir tanesi ceza almaktan kurtulamadı, diğerinin yargılama süreci biraz daha uzun sürdü. Bir duruşma sonrası bana, “yaşananlardan pişman olduğunu, öğrencilerden özür dilemek istediğini, özür dilediği takdirde öğrencilerin şikâyetlerinden vazgeçmelerinin mümkün olup olmadığını” sordu. İkra ile Emine’ye ileteceğimi söyledim. “Olabilir.” cevabı alınca; müfettiş, İkra ve Emine büroda bir araya geldik. Müfettiş, “Pişmanım, yapmamalıydım, bizde oyuna geldik…” beyanları ile helallik istedi. İkra ve Emine’nin cevapları duygulandırıcıydı:“Hocam, biz Ebu Süfyan’ı, Mekkelileri ve Taiflileri affetmiş bir Peygamber’in ümmetiyiz. Sizin alacağınız cezanın bize kazandıracağı bir şey yok. Önemli olan, yanlışınızın farkına varmanızdı. Elbette şikâyetimizden vazgeçeriz. Ama ileriki zamanlarda, benzer durumlarda aynı yanlışları yaparsanız hakkımızı helal etmeyiz.”Ve eklediler:“Lütfen avukatımızın ücretini de ödeyiniz.” Bu şekilde mutabık kaldılar, müfettiş bürodan ayrıldı.

Sonra bana döndüler “Abi, biz Allah’ın bize olan vaadini hak bulduk, inşallah çabamız ve gayretimizi daha da artırmamız gerekiyor.” dediler. “İnşallah”tan başka ne denilebilirdi ki…

Bugünlerde, başörtülü öğrencilere disiplin cezası vermedikleri için görevlerinden alınan öğretmenlerin hepsi, o zamanki konumlarından çok daha iyi durumdalar. Ceza verenler ile müfettişlerin nerede olduklarını ve ne yaptıklarını bilen var mı?

Kim ne yaparsa kendisi için yapar ve yaptığının karşılığını mutlaka görür.

*Bu yazı 19.01.2012 tarihinde www.izdusunce.com ‘da yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir