Şubat Hikâyeleri (7) Milli Eğitim’de

Milli Eğitim Bakanlığı, başörtüsü yasağı konusunda en katı ve en hızlı işlem yapan kurumlardan biriydi. Çok sayıda da başörtülü öğretmen ve aday öğretmen vardı.

Ataması yapılmış ama henüz asaleti tasdik edilmemiş aday öğretmenler, bütün devlet memurları gibi adaylıkları süresince “temel eğitim” ve “hazırlayıcı eğitim” adı altında kurslara ve sınavlara tabi tutuluyorlardı.

Bu sınavlardan birisi de Selçuklu Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde yapılacaktı. Sınava girecek başörtülü öğretmenlerden bazıları sınava girerken veya sınav sırasında olabilecek hukuksuzluklara karşı kendilerine hukuki destek istediler. Sınav günü, sınav saatinden önce Tahir Akyürek, ben ve iki avukat arkadaş daha (Bu arkadaşların isimlerini hafızamı çok zorlamama rağmen hatırlayamadım, kendilerinden özür diliyorum.) sınav yerinde hazırdık.

Sınava girecek öğretmen sayısı üç yüz civarında idi. Gözlemleyebildiğim kadarıyla yüz yüz yirmi arasında başörtülü aday vardı.

Adayları içeri almadan en acil(!) olan uyarıyı yaptılar: “Kılık kıyafetle ilgili mevzuata uyulması yasal bir zorunluluktur, bu yasal zorunluluğu problem çıkarmadan yerine getiriniz.” Uyarıya rağmen öğretmen arkadaşlar başörtüleri ile sınava girdiler. Ve onları zorla sınavdan çıkarmaya kalkışan olmadı.

Sınav yerinde bekleme süresinde şu dikkatimi çekti: Sınava girecek yüz yüz yirmi civarındaki başörtülü öğretmenin, tahmini olarak yarısı evli idi. Ama onların böyle sıkıntılı bir zamanında eşiyle birlikte sınav yerine gelip bekleyen, hatırladığım kadarıyla sadece iki kişi idi.

Başörtüsünden dolayı imtihan yaşayan kadınların, kızların, anne babaları ile uyumsuzluklarını ve anne babaların kendilerine destek olmamalarını anlayabiliyordum. Keza, kardeşleri ile veya yakın akrabaları ile yaşanan fikrî ihtilafları da anlayabiliyordum. Ama beylerin, kocaların, eşlerini bu kadar yalnız ve korumasız bırakmasını bir türlü anlayamıyordum. Hâlâ da anlayamıyorum.

Oysa bu hanımların maaşlarına göre bütçe hesapları yapıyorlardı. Araba taksitlerini, kooperatif aidatlarını hanımların maaşlarından ödemeyi biliyorlardı. Hatta birçokları, hanımlarının maaşlarını kendileri çekip hanımlarına sadece harçlık verecek kadar tutumluydular(!). Ama hanımların, inançlarından dolayı tabi tutuldukları bir sınavda yanlarında yoklardı.

Benzer bir durumu ve şaşkınlığı, başörtülü olarak duruşmaya girdikleri için haklarında disiplin soruşturması açılan avukat hanımların savunması sırasında yaşamıştım. Beş tane başörtülü avukat arkadaş hakkında “başörtülü olarak duruşmaya girme” suçlamasıyla Konya Barosu tarafından disiplin soruşturması açılmıştı. Gürsoy Bilgin’le beraber avukat hanımların vekâletlerini almış ve savunmalarını yapıyorduk. Avukat hanımlardan iki tanesinin eşleri de avukattı.

İlk duruşmada biz bütün avukat arkadaşların duruşmasına girdik. Eşleri avukat olan arkadaşlar sadece kendi hanımlarının duruşmasına girdiler.

İkinci duruşma günü, büroda on on beş civarında başörtülü öğrenci bekliyor. Savunma hazırlanacak, dava açılacak veya dilekçe verilecek… Ama duruşmaya da gitmemiz gerekiyor. Büroda bekleyen öğrenciler anlayışlı davranıyor, “Abi biz bekleriz.” diyorlar ve duruşmaya gidiyorum. Bu kez eşleri avukat olan arkadaşların ikisinin de beyleri yok. Biz duruşmaya giriyor, yapılması gerekeni yapıyor, söylenmesi gerekeni söylüyoruz. Adliyeden büroya gelirken eşinin savunmasını yaptığımız avukat beyefendi ile karşılaşıyorum.  Duruşmaya neden gelmediğini soruyorum ve ibretlik cevabı alıp susuyorum: “Abi ya işim vardı.” Bu kardeşimizin, eşinin başörtü duruşmasından daha önemli işinin ne olabileceğini on üç yıldır çözebilmiş, anlayabilmiş değilim.

Talha-Rumeysa birlikteliği sadece menkıbelerde mi anlatılacaktı? “Mü’min erkekler ile mü’min kadınların birbirlerinin dostu, velisi, yardımcısı” olduğunu söyleyen kitap, bizlerin “hayat kitabı” değil miydi? “Kavvâm” olması istenen insanların “mukavva” olması kendilerine daha kolay geliyorsa, “bizden öncekilerin başına gelenler bizimde başımıza gelmeden kurtulamayacağımız” durumlarda hallerimiz nice olurdu?

Yorum kısmını okuyucuya bırakarak olayları anlatmaya devam edelim: Bu sınava giren aday öğretmenlerden birisinin görev yaptığı okulun idarecileri, diğerlerine göre daha hızlı çıktılar. Öğretmen arkadaş hakkında uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları hemen verildi.

Bu arada müfettişlerde devredeler. Öğretmen arkadaşı ikna çabaları sürüyor. İyi müfettiş-kötü müfettiş rolleri oynanıyor. Müfettişin birisi, geleceğini düşünmesini, şansını iyi kullanmasını, avukatının kendisini yanlış yönlendirdiğini, dönüşü olmayan bir yola girmek üzere olduğunu söylerken; diğeri, arkadaşına kızıyor. “Ne uzatıp duruyorsun, atalım görevden bitirelim, başka işimiz mi yok?” havalarında.

Öğretmen hanımı İl Milli Eğitim Müdürlüğünden ifadeye çağırıyorlar. Gülerek ekliyorlar: “Avukatını da çağırabilirsin.” Öğretmen Hanım’la birlikte İl Milli Eğitim’e gidiyoruz. Bodrum katta hafif karanlık bir oda, kirli bir masanın olduğu odaya alıyorlar. “Bu oda ne?” diyorum, “Eskilerde solcu öğrencilerin halk mahkemeleri buradan daha düzgün olurdu.” Şaşırıyorlar, böyle bir çıkış beklemiyorlar. “Kusura bakmayın, başka müsait yerimiz yok.” diyorlar. Ama savunmaya geçenin onlar olması, ifadeye öyle başlamamız Öğretmen Hanım’ı çok rahatlatıyor. Durmuyorum, “Avukatı nasıl yanlış yönlendiriyor göresiniz diye geldim.” diyorum. Bu sefer izahta daha zor durumdalar, “Biz öyle demek istemedik.” ifadeleri düşük sesle dökülüyor ağızlarından.

İfadeye geçiyoruz. “Başörtüsü Allah’ın emridir. Evet, müvekkilim başörtüsü takmaktadır ve takmaya devam edecektir. Ne anayasanın ne de hiçbir yasanın başörtüsünü yasaklaması mümkün değildir. Böyle bir yasak varsa yasalarda, kendini yasa koyucu görenler o yasayı değiştirmek zorundadır. Çünkü yasa değişir, Kur’ân değişmez.” diyorum. Müfettiş, “Burada Allah’ın yasaları değil, Cumhuriyet’in yasaları geçer Avukat Bey.” diyor. “Öyle mi?” diyorum. “Şimdi bir deprem olurda enkazın altında kalırsan, kimin yasalarının geçtiğini görürsün.” Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor, “Peki Avukat Bey, deprem neden hep fay hattında oluyor” diyor. Dehşet gülme isteği duyuyorum, kendimi zor tutuyorum. “Depremin nerede olacağına, müsaade et de depremi yaratan karar versin.” diyorum. Hem Öğretmen Hanım hem ben çok rahatız. Ama müfettiş adeta bunalıyor, o ara dışarı çıkmış arkadaşına sesleniyor: “Gel buraya, beni yalnız koyup nereye gittin?” diyor.

Dışarıdan gelen müfettiş verdiğimiz ifadeye bakıyor. Sonra öğretmen hanıma Devlet Memurları Kanunu’nun 56. maddesini gösteriyor, “Bu son şansın olabilir.” diyor. “Belki de sizin son şansınız olabilir Müfettiş Bey.” diyorum. “Beni tehdit mi ediyorsun?” diyor. “Yok” diyorum, “Hiçbirimizin yarına çıkacağımızın garantisi yok ya, hesap başlamadan Allah’ın emirlerine saygınızı korumanız için.”

İfadenin bitmesine âdeta seviniyorlar, “Tamam, gidebilirsiniz.” diyorlar.

Binadan çıkıyoruz. Öğretmen Hanım çok “mutlu”. “Sonuç hiç önemli değil abi.” diyor “İnşallah bir sınavda daha şeytan ve dostlarına meydan okudum ya, bu bana yeter.”

O dönemlerin Milli Eğitim Bakanı Hikmet Uluğbay intihar etti, şimdi esamesi okunmuyor. Müfettişler nerede bilinmiyor. “Son şansın olabilir.” denilen Öğretmen Hanım hâlen öğretmenliğe devam ediyor.

Kim ne yaparsa kendisi için yapar ve yaptığının karşılığını mutlaka görür.

*Bu yazı 12.02.2012 tarihinde www.izdusunce.com ‘da yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir