Şubat Hikâyeleri (8) Bir Kötülüğün Yıldönümü

28 Şubat 1997 tarihinde toplanan MGK öncesi başlayan, sonrasında bir devlet politikası olarak ve artarak devam eden olaylar ve uygulamalar insan hak ve özgürlüklerine büyük bir darbe vurmuş, hukuk devleti anlayışında geriye gidişe neden olmuştur.

Binlerce öğrenci dayatmalara muhatap olmuş, hukuksuz dayatmalar sonucu öğrenim hakları ellerinden alınmıştır. Çok sayıda insan, keyfî dayatmalarla çalışma hakları ellerinden alınıp işlerinden uzaklaştırılmıştır. Baskı ve dayatmalar sadece öğrenim ve çalışma özgürlükleri alanında kalmamış, ifade özgürlüklerine, örgütlenme özgürlüklerine de büyük darbeler vurulmuştur. Bir derneğe veya vakfa bağışta bulunan insanlar suçlu muamelesine tabi tutulmuş, soruşturmalara maruz kalmıştır.

Ayrımcı uygulamalar toplumsal barışı olumsuz etkilemiş, yargı üzerinde oluşturulan baskılar, yargı mensuplarına verilen yönlendirici brifingler, adil yargılama ve yargı bağımsızlığına ciddi zararlar vermiştir.

Özel hayatın gizliliği ilkesi keyfî izleme mekanizmaları ile yok edilmiş, özel işyerleri bile ideolojik ayrımlara tabi tutulmuş, esnafın ticari hayatı bitirilmek istenmiş, ayrımcı suçlamalarla hedef gösterilmiştir. Sendika, dernek, vakıf ve partilere yönelik baskılar himaye görmüş, demokrasinin vazgeçilmez organlarından sayılan siyasi partiler kapatılmış, insanların siyaset yapması engellenmiştir.

Gazeteler akredite uygulaması ile gazeteciler andıçlarla tanışmışlar, haber alma özgürlüğü engellenmiş, sansürcü yaklaşımlar destek görmüştür. Hukuku savunan örgütler ve kişileri yıldırmak için her yol denenmiş, insan haklarını savunan derneklere baskınlar yapılmış, aydınlara yönelik suikastlar yaşanmıştır. Patronlara baskı yapılarak muhalif gazeteciler işlerinden çıkartılmıştır.

Hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayalı yönetim anlayışı sadece kâğıt üzerinde kalmıştır.

Bu kötü tarihin üzerinden üç yıl geçmiştir. Ülkeye, ülke insanına, ülke ekonomisine, insan haklarına… verdiği zararlar artarak devam etmektedir. Hakları ihlal edilen tüm kesimler için kapsamlı bir af çıkarılarak, yaşanan mağduriyetlerin tazmini yoluna gidilmeli, bu kötü tarihin yaşanmasına sebep olan tüm sorumlular bağımsız yargı organları tarafından derhâl yargı önüne çıkarılmalı, adil bir şekilde yargılanmalı ve suçlu bulunanlara en ağır cezalar verilmelidir. Ancak böylelikle benzer kötü tarihlerin yaşanmasının önüne geçileceği unutulmamalı ve bu konularda herkes üzerine düşeni yerine getirmelidir.”

Yukarıdaki ifadeler 28 Şubat 2000 tarihinde, o dönem Mazlumder Konya şube başkanı olan Adem Seleş tarafından yapılan basın açıklamasında yer almaktadır.

Bu açıklama, basın tarafından görmezden gelinmiş; tek bir gazete, başlığını değiştirerek ve çok küçük yer ayırarak verebilmişti. Ama açıklama bazı mahfilleri rahatsız etmeye yetmişti. Hemen Mazlumder’in defter ve belgelerini incelemeye almışlardı.

O dönemin mevzuatına göre bir dernek basın açıklaması yapacaksa, yönetim kurulundan karar alacak, yapacağı açıklamayı en az yirmi dört saat evvel mülki amirliğe verecekti. Böyle yapıldığında da mülki amirlik açıklamaya engel çıkarabiliyordu. Ama kurallar kul yapısı değil miydi? Onlar ne kadar kural koyarlarsa -Allah’ın lütfu ile- biz o kadar istisna buluyorduk. Burada da izlenen yol; açıklama yönetim kurulu adına yapılmıyor, dolaysısıyla yönetim kurulu kararına gerek kalmıyordu. Başkan’ın kişisel açıklaması olduğu için 24 saat evvel mülki amire vermek de gerekmiyordu. Ama “şubatçılar” işin peşini bırakmamakta ve kurallara aykırılık tespit edemeseler dahi ceza vermekte kararlıydılar. Nitekim her yönetim kurulu üyesine, itirazı mümkün olmayacak şekilde, o günün parasıyla 91.000.000 TL adli para cezası verdiler. Ama canlarını ortaya koyanları mallarıyla korkutamayacaklarını yaşayarak öğreneceklerdi, öğrendiler.

O dönemlerde yaşanan imtihanların en önde gelen muhatapları başörtülülerdi. Onlar, Medine’deki sahabe kadınları gibi, Allah’ın “Örtünün.” emrine teslim olmuşlardı. Onlar, “Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın… (A’râf 27)” uyarısının farkında olarak, şeytan ve dostlarının akıl almaz bütün gayretlerine rağmen çıplaklığa teslim olmamışlardı. Onlar, hiçbir şey yapmasalar dahi örtülerinde ısrarlı, bulundukları hâl üzere sebat etmekte kararlıydılar. Onların bu vakarı, “şubatçıları ve dostlarını” çıldırtmaya yetiyordu. O izzetli insanları bir kez daha hayranlıkla selamlıyorum.

Hem onlara hem de başkalarına yapılan haksızlık ve zulümlere karşı çaba içinde olmak, imani ve insani bir sorumluluktu. Bu sorumluluk, bedeller isteyen bir sorumluluktu.

Adem Seleş, Mustafa Akmeşe, Gürsoy Bilgin, Derviş Argun, Salih Taytak, Ahmet Sorgun, Hasan Kılca, bu sorumluluğu yerine getirmek için var gücüyle çalışan arkadaş grubuyduk. Ali Şeriati’yi polis götürür. “Kaç silahın var?” diye sorar. Şeriati, “yedi” der. Polis istediği cevabı almanın sevinciyle “Markası ne?” diye sorar. Şeriati “bic” (Bic, bir tükenmez kalem markasıdır.)  diye cevap verir. Bizimde “bic”lerimiz vardı. Yani “silah arkadaşlarıydık”. “Mazlumun duası ile Allah’ın arasında perde olmadığını” biliyor, nerede bir mazlum varsa duasını alabilmek için çabalıyorduk.

Hak ihlallerinin, ellerinde asker ve polis gücü bulunduğu için, devletten ve devleti yönetenlerden gelmesi genel kuraldır. Bu, tarihin her döneminde böyle olmuştur. Ama şubat günlerinde fiilen devleti yönetenler de askerler olduğu için çoğu zaman askerle karşı karşıya geliyorduk.

Akkise’de, asker uğurlama töreni yapan gençlerin üzerine askerler tarafından ateş açılıp birisinin ölümüne, onlarcasının yaralanmasına sebep olunan olaydan bir gün sonra oradaydık. Yapmış olduğumuz inceleme ve düzenlediğimiz rapor, o dönemin kudretlisi garnizon komutanını rahatsız etmişti. Keza, Ladik’te kurs ve yurt baskınının ertesi günü oradaydık. Sakallı ve başörtülülerin askerî tesislerden içeri alınmadığı zamanda, iki tane sakallı insanın İlçe Jandarma Komutanlığında yapılan kurs baskınındaki usulsüzlükleri sorması, eksiklikleri tespit etmesi onlar için çok rahatsız ediciydi. Akabinde hemen yine Mazlumder denetlenmişti.

Bu tür çalışmalar için bir yere giderken hep birbirimizi sakin olmak hususunda uyarırdık. Akmeşe, uzun mukaddimelerden çok sıkılırdı. Bir an önce konuya gelinmesini isterdi. Mukaddime uzarsa da konuya girer ve tartışma da başlardı. Adem, durur durur birden patlardı. İlk çıkışı yüksek perdeden olur, sonrasında sesinin tonu daha da artardı. Ama yapılan haksızlıklar karşısında sakin kalamıyor, başka türlü davranamıyorduk. Yapacak bir şey yoktu.

Sürekli “tedbir” ve “teenni” nasihatleri alıyorduk. İçimizde hâkimlik stajı yakılan, hâkimlikten atılan arkadaşlar vardı. Onlara “Avukatlıktan da mı atılacaksınız?” sorularıyla mücadeleden geri durmaları öğütleniyordu. Geleceğimiz, çoluk çocuğumuz, rızıkımız… önümüze konuyordu. “Bekleyin” deniliyordu, “bu günler de geçecek.” Biz, “biz bir adım attığımızda bize on adım gelecek” Rabb’imiz olduğuna iman ediyor ve o bir adımı atma çabası içinde olduğumuzu ifade ediyorduk. Sıkılıyorduk bazen tavsiyelerden. Bazıları alacakları cevapları tahmin ettikleri için bana direkt bir şey söyleyemiyorlardı. Ahmet Sorgun aracılığıyla iletmeye çalışıyorlardı söyleyeceklerini. Ahmet abinin gülerek “Ne yaptın yine?” sorusuna muhatap olduğumda bilirdim yine birileri bir şeyler söylemiş.

Karşılıklı gülerdik sadece, sormazdım bile “Kim ne dedi?” diye. Bilirdim Ahmet abinin gerekeni söyleyeceğini. Ve iyi ki de sormazdım. Zira aradan yıllar geçtikten sonra, o dönemler Konya Barosu başkanı olan zatın, Ahmet abiye “Mustafa’ya söyle, emniyetteki arkadaşlar kendisinden rahatsız. Biraz gitmesin emniyete.” dediğini duymuştum. Bu beyanı o dönemler duymak, iyi bir tepkiyi hak ederdi.

Salih Taytak, “Gel.” dediğimizde “Nereye gideceğiz?” diye bile sormaz, gelirdi. Gürsoy Bilgin, içimizde en sakin olan arkadaşlarımızdandı. “Gürsoy, falan iş var.” dediğimde, “Tamam beyabi, fazla olsa Adana yoluna kadar sürer.” derdi. Ben de “Yûsufî mekânlar, Yûsuf olanlar içindir. Bizim adımız Yûsuf değil. Allah, kimseyi kaldıramayacağı ile imtihan etmez.” derdim, gülüşürdük ve giderdik gidilecek yere. Hasan Kılca, içimizde en genç olanıydı. Ama o zor zamanlarda risk üstlenmekten çekinmemiş ve hep hayırla anılmayı hak etmişti.

Bugünlerde, şubatçılara ve uygulamalarına dokundurmanın moda olduğu zaman diliminde, çok cesur konuşan kimilerine, o günlerde nerelerde olduğunu sormak gerekiyor mu bilmiyorum. Belki yapılan yanlışları yeni fark etmişlerdir. Belki o günlerde, “mücadelenin efdalinin, zalim idareciye karşı doğruyu söylemek” olduğunu bilmiyorlardır. Zira biliyor olsalar belki gereğini yaparlardı. O yüzden zararın neresinden dönülürse kârdır. Şimdilerde de olsa doğruları söylemeleri güzeldir. Yüce Yaratıcı, zamanı tekrar insanlar arasında çevirir de -Allah korusun- şubat benzeri günler gelirse, bu insanlar o günlerin kudretli yöneticileri karşısında yine el pençe divan durmazlar, değil mi?

On beşinci yılın sonunda “şubat” bitti mi tartışılıyor. Şubat, bir hayat tarzı oluşturma, bir din oluşturma çabası ise, Habil-Kabil mücadelesinde Kabil tarafında yer alan bir hareket ise, 28 Şubat’ın bitmesi için “yeryüzünde hiç fitnenin kalmaması ve dinin yalnız Allah’a ait olması” gerekmiyor mu? O zaman yapılması gereken “bitti-bitmedi” tartışmaları mı, yeryüzünde hiç fitnenin kalmaması için biteviye hak mücadelesi vermeye devam mı?

Kim ne yaparsa kendisi için yapar ve yaptığının karşılığını mutlaka görür.

*Bu yazı 28.02.2012 tarihinde www.izdusunce.com ‘da yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir