“Güneş tepede, tek bir bulut bile yok. Boğucu, sıcak bir hava. Issız bir arazi. Yaban lavantası haricinde yetişen bir şey yok. Biraz daha yürüyorsun. Terk edilmiş bir kasaba: Rüzgârın ve yağmurun aşındırdığı çatısız evler, devrilmiş bir çan kulesi ve şapel. Bir adamla karşılaşıyorsun. Elli, elli beş yaşlarında, az konuşan, yalnız. Evine gidiyorsun. Sana su ve yemek veriyor. O sırada, o da yanında, masaya boşalttığı bir yığın meşe palamudunu dikkatlice inceleyip sağlam olanları bir kenara ayırıyor. Ertesi gün koyunlarını otlatmak için çıktığında, ayırdığı meşe palamutlarını boş araziye ektiğini görüyorsun. Daha sonra anlatıyor; birkaç yıl öncesine kadar, ovanın aşağısında bir çiftliği olan bu adam, tek oğlunu ve karısını yitirdikten sonra koyunları ve köpeğiyle sessiz sakin bir yaşam sürmeye razı gelmiş. Üç yıl boyunca her gün toplam yüz bin kadar palamut dikmiş…”

“Güzelmiş, adı neydi?”

Filmin adını söyleyip garsondan iki kahve istiyorum. Uzun süredir görüşmemiştik. Fransa’da bir yıl süren bir programa katılmış, bitince de geri dönmeyip orada kalmıştı. Şubat sonu. Kışın en soğuk haftası. Arayıp, “Cumartesi günü buluşalım.” demişti. Pera’da, küçük, sade bir kafede oturup konuşuyoruz. Paris’ten, üniversite yıllarından, izlediğimiz filmlerden, zamanla değişen düşüncelerden, çok uzun süre yalnız kalan bir adamın konuşmayı yavaş yavaş unutmasından, yaşamanın yalnızca nefes almak olmadığından falan…

“Yaşamayı sürdür, sürdürmeyi sürdür.”

O yıllarda dizilerin repliklerini kendimize göre değiştirip aramızda kullanıyorduk. Bu da bir slogan olmuştu bizim için, unutmamış. Uzun, sakin, güzel bir gündü. Akşam olunca kalkıp ayrılıyoruz. Yürüyerek eve dönüyorum. Tekli koltuğa öylece oturup Necatigil okuyorum.

“Adı, soyadı

Açılır parantez

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti

Kapanır, parantez.

Parantezin içindeki çizgi

Ne varsa orda

Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci

Ne varsa orda.”

ENES SÜSLÜ

24 yaşında. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü son sınıf öğrencisi. Kısa öykü, eleştiri, batı düşüncesi ve sinemayla az çok ilgilenir. Birbirinin aynı öyküler yazar. Sait Faik’e, Ferit Edgü’ye, Mehmet Günsür’e ve daha birçoğuna kendini borçlu hisseder.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir