Bir yaz akşamı. Uyandım.
Güneşin doğuşuyla birlikte, çantamı sırtıma, kendimi bisikletime atıp çıktığım ve dağların, ormanların arasında toprak yollarda takır tukur yokuşlar çıkıp yokuşlar inip, nihayetinde güneşin batışıyla döndüğüm gezintinin sonucudur bu: Bir yaz akşamı, uyanmak.


Ormanların bol oksijenli havasının bir yan etkisi diyebilirim çöken bu tatlı rehavete. Tüm bu ayrıntılar önemli olduğundan değil de, bu vakitlerde uyanınca insan, önce yatarken gözlerini bir noktaya dikip bu tür düşüncelerle uyku hâlini üzerinden atmaya çalışıyor sanırım. Yeterince oyalandıktan sonra doğruluyorum minderimden, oturur pozisyona geçiyorum. Karnım ikiye katlanınca, midemin boşluğunu hissediyorum, hemen sonra eşlik eden gurultular acıktığımı iyice doğruluyor. Sağa doğru biraz eğilip bir el hareketiyle çantamı yakalayıp çekiyorum kendime. İçinden, sabah ne olur ne olmaz diyerek yolculuğum için koyduğum ikinci ekmek arasını çıkarıyorum. Ezilmiş görüntüsüne aldırış etmeden paketini açıp yemeye başlıyorum. Açken hazır bir şeyler bulup yiyivermek gibisi yok.
Karın gurultularım ve açlık hissim kesilince, dikkatim kendimden uzaklaşıyor, böylece cırcır böceklerinin seslerini fark ediyorum. Beni çağırıyorlar. “Geliyorum!”
Boynumu ve belimi bükerek, küçücük mekânımda bir ceket aramaya koyuluyorum. Kambur olmadan bulsam iyi olacak. Üst üste gelişigüzel katlanıp konmuş kıyafetlerimi sağa sola aktarırken bir portakal görüyorum. Hadi yine iyiyim, yemeğin arkasına bir tatlı güzel gidecek. Ceketimi de bulup hızlıca giydikten sonra, çadırın fermuarını açıp derin bir nefesle ve büyük bir gayretle dışarı çıkıyorum.
“Oh be, dünya varmış!”
Sandalyemi güzel bir konuma çekip oturuyorum. Yanımdaki masadan bıçak alıyorum ve portakalımı soymaya başlıyorum. Tepesinden bir yuvarlak, tabanından bir yuvarlak kestikten sonra yukarıdan aşağı çizgiler çekiyorum bıçağın ucuyla. Artık başparmağımla kabukları tek tek ayırıyorum. Her parçayla birlikte tazeleniyor, burnuma doğru yükselen kokusu. Şimdi sıra, kabuğundan ayrılan portakalı dilimlerine ayırmakta. Birden, yeni bir ses doluyor kulaklarıma, fark ettiriyor kendini, yaklaşık elli metre aşağıda ve yüz metre önümdeki denizin kıyıya vuran dalgaları. Orkestra tamamlandı.
Bir dilim atıyorum ağzıma, gözlerimi kapatıyorum. Hafif bir serinlik dokunuyor saçlarıma, zerrelerime yayılıyor, portakalın tadını, kokusunu, denizin ve böceklerin sesini yanına alarak.
Gözlerimi açıp başka bir siyahlığın içinde kayboluyorum ve siyahın içindeki bembeyaz, muhteşem yıldızlarda…
Bu sırada, içimde yıllardır cevapsızlıkla kıvranıp duran eski bir soru kendini gösteriyor, dolaşmaya başlıyor yeniden derinlerde.
Kalan son portakal dilimini de ağzıma atmadan önce, onu biraz incelemeye koyuluyorum,
Nasıl ki portakalın ‘portakal olma’sına hizmet eden bir tadı, kokusu, rengi, suyu, dokusu varsa ve bunlar onun her bir taneciğinde gizli ise; ben de kendimi, bir portakalın onu oluşturan tanecikleri gibi, parçalara ayırıp, hayatımı, zevklerimi, amaçlarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, isteklerimi, her şeyi; yerleştiriyorum her bir parçama, zerrelerime.
Aradığım sorunun cevabını bulmak ümidiyle bir gezintiye çıkıyorum tüm bunların arasında. Görüyor ve anlıyorum ki;
Birkaç zerrem gecenin karanlığına dalıp sonsuzluğun tefekküründedir, bir zerrem kalem tutup şiir yazıp kaybolur dizelerde, bir zerrem rüyaların garip hissini anlamlandırmaya çalışırken kendini kaybeder, bir zerrem bir yağmur damlasına karışıp teşekkürü öğrenir, yapraktan toprağa süzülürken ve içerken yaprak onu.
Ve
Eksiklik yaşayan diğer zerreye yardıma koşar her bir zerre.
Birleşmek için yaşarlar.
Yaşamak için görevlerini hakkıyla yaparlar.
Benim ruhum, onları besler.
Onlar, ruhumun o koskocaman sorusunun cevabını besler,
“Bu dünyada benimle ne kastedilmiş olabilir?”in cevabını.



Nasıl ki, portakala tadını, kokusunu, suyunu onun taneciklerine ulaştıran bir ağaç ve bunun için uygun bir mevsim varsa,
Benim için de bu sorunun, bu cevabın her bir zerreme girişini kolaylaştıran ateşleyici bir gücün, zamanın ve mekânın olması gerekmez mi? Öyleyse bu öykünün tarih ve mekânını tek kelimeyle not düşelim şöyle: “Ramazan”

NEFİSE BEYZA ERDEM

Nefise Beyza Erdem. 1999 doğumlu, Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL mezunu, Meram Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisiyim.
Esasen, kim olduğum sorusunun cevabı ise şudur: Varlığını ve varlığının sırrını, çocuklar ve yaşlıların yanında hissedebilen, çaldığı her kapının denizlere açılması umuduyla yaşayan,uzayın, gecenin ve dağların hayranı, içindeki hasret yükünü, yazmak ve çizmekle bir nebze hafifletmeye çalışan bir garip kimse.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir