“Anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar, kendilerini sevmek, diğerlerinin onları seveceğine inanmak veya başkalarını sevmek için gerekli olan temel güven duygusunu geliştiremezler. Yetişkin hayatlarında yabancılaşırlar, içlerine kapanırlar ve başkalarıyla genellikle düşmanca ilişkiler kurarlar…” IrvinYaloom.

İnsan, sosyal bir varlık olması gereği bir ilişkiler ağı içerisinde yaşar. Her ilişki kişiye farklı bir rol ve kişilik yükler. Kişi aynı zamanda hem anne/baba hem eş hem arkadaş hem de bir evlat olabilir. Peki bu ilişkilerin belirli bir seyirde olmasını sağlayan faktör var mıdır? Varsa kişi bunu isteğine göre şekillendirebilir mi?

Malumdur ki psikolojide bebeklik, çocukluk ve ergenlik çağları kişiliğin gelişimi açısından çok önemlidir. Özellikle bebeğin bakım verenle ilişki kurduğu ilk yıllar, kişinin yaşamı boyunca kuracağı ilişkiler için bir rehber niteliğindedir. Savunmasız olan bebek, belirli kişilere yakın olma ve onların yanında güvende hissetme yani “bağlanma” ihtiyacı içerisindedir. Sadece insanlarda değil hayvanlarda da bu durum geçerlidir. Anneye bağlılığı sadece beslenme ihtiyacına dayandıran psikologlara karşılık yapılan Harlow testinde yeni doğan maymunlar annelerinden ayrılıp tahta kafalar ve demir gövdeden oluşan yapay annelerin yanına konulmuşlardır. Bu yapay annelerden birisine yavruya tutunma, sarılma ve sıcaklık sağlayacak havlu ve sünger konulmuştur. Telden oluşan yapay anneye yavruların sevdiği besinlerden oluşan bir biberon konulurken sünger kaplı yapay anneye ise konulmamıştır. Bu noktada yavrular kendilerinden beslenmeseler de sünger kaplı anneyle bağ kurmuşlar ve korktuklarında, boş vakitlerinde onu bir sığınak olarak kullanmışlardır. Bu deney göstermektedir ki yavruların anneye bağlılık göstermesi onların sadece besin kaynağı olmasıyla ilgili değildir.

Günümüzde kişinin bağımsızlığı yüceltilip kişinin duygusal olarak kendi kendine yetmesi gerektiği özendirilse de bağlanma teorisi üzerine yapılan araştırmalar bunun aksini söylüyor. Her ne kadar birine bağlı olarak bağımsızlık kazanmak kulağa garip gelse de bağımlılık paradoksuna göre birey, güvendiği kişiyle bağını sağlam bir şekilde kurduğunda tek başına adımını daha güvenle atabiliyor. Tıpkı bizi özgürleştiren ilk adımlarımızı anne ve babamızdan destek alarak attığımız gibi. Bunu daha iyi anlamak için ilk bağlanmanın gerçekleştiği çocukluk döneminde gelişen bağlanma stillerine bakabiliriz.

Bağlanma stilleri, bireyin sosyal ilişkilerini bebekliğinden itibaren yaşamı boyunca etkiler. Bu yüzden bağlanma stilleri kuramı ilk ortaya çıktığından beri birçok araştırmaya konu olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Bebeğin ilk ilişkide bulunduğu ve bakımına muhtaç olduğu kişi olan anne ya da bakım veren kişi, bebeğe ilişki kurmanın temellerini öğretir. Bu noktada bebeğin ihtiyaçlarına yönelik verdiği cevapla ilişkisini şekillendiren, bakım veren, bebeğin gelecek zamanda insanlarla ilişkisindeki rolünü ve dinamiğini de belirlemiş olacaktır. Bağlanma kuramını ilk ortaya atan Bowlby’e göre; anne, bebek için dış dünyayı inceleyebileceği ve güvenli geri dönüşler yapabileceği bir alan sağlarsa bu bebeğin zihinsel ve duygusal gelişimini olumlu yönde etkiler.     

Bowlby’den sonra Ainsworth erken yaştaki çocukların annelerinden ayrılma ve sonrasında birleşme durumlarındaki duygusal tepkilerini incelemiş ve bu tepkilere göre çocukları üç farklı bağlanma stiline göre ayırmıştır. Ainsworth, bu deneyini “garip durum” olarak tanımlamıştır. Güvenli bağlanan çocuk, olumsuz durumla karşılaştığında bakım verenin ona cevap vereceğini bilir ve bu güven duygusu onu keşfetme hususunda daha cesur kılar. Böylece anneleri ayrıldığında huzursuz olmakla birlikte etrafını keşfetmeye devam edebilmektedir. Geri döndüğünde ise mutlu bir tepki verirler. Kaygılı-kararsız bağlanan çocuk ise bakım verenin ulaşılabilirliğinden emin değildir. Bu belirsizlikten dolayı ayrılık kaygısına her zaman meyillidir. Bakım verenin ayrılması durumunda yoğun kaygı yaşarlar ve bakım verenin geri dönmesi durumunda sakinleşemez, çevreyi keşfetmek yerine bakım verenin yanından ayrılmazlar. Kaçınan şekilde bağlanan çocuk ise, ihtiyacının karşılanacağından emin değildir. Bakım verenin ayrılması durumunda çok fazla etkilenmemekte ve tepki vermemektedir. Bir araya geldiklerinde ise bakım verenle temasa geçme istekleri yoktur. Bunun yanında bakım veren ve çocuk arasındaki bağlanma şekillerinin ilişkisel oluşu, neden-sonuç ilişkilerinin varlığını garanti etmez. Çocuğun mizacı da bağlanma şekline katkıda bulunan başka bir değişken olabilir. Çocukluğumuzda gelişen bu bağlanma stilleri daha önce de belirttiğimiz gibi yaşamımız boyunca ilişkilerimizde etkili bir rol oynar. Bu anlamda yetişkin bireylerin kendisi ve karşısındakinin bağlanma stilini bilmesi ve buna göre ilişkilerini şekillendirmesi mümkündür.

Peki kendimiz veya karşımızdaki kişinin güvensiz bağlandığını fark ettiğimizde ne yapabiliriz? Bu noktada yukarıda da bahsettiğimiz yetişkinlik ilişkilerimizi yordayan bağlanma stillerini günlük hayatımızda öncelikle fark ederek, terapi alarak ve güvenli bağlanan kişilerle ilişki kurarak değiştirme imkanı bulabiliriz. Tüm bu bilgilerin ışığında, sizce insan ne kadar genlerinin ne kadar geçmiş yaşantısının ve ne kadar bugünün etkisindedir?

Kaynaklar

Hayali Emir, S. (2014). Ünı̇versite birinci sınıf öğrencilerinin bağlanma stilleri ile stresle başaçıkma biçimleri, kendilik algıları ve yalnızlık düzeylerı̇ arasındakı̇ ı̇lişkinin incelenmesı̇ (Yüksek lisans tezi). Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon.

Levine, A. ve Heller, R. S.F. (n.d.). Bağlanma (E. Güldemler, Çev.). Aganta.

Tüzün, O. ve Sayar, K. (2006). Bağlanma kuramı ve psikopatoloji. Düşünen Adam, 19(1), 2439.

FİKRİYE BİLGE BİRCAN

Kendini bulma yolunda psikolojiye merak salmış ve hâlen de bu yolun yolcusu. Gönüllü faaliyetlerde yer almaktan, farklı kültürleri tanımaktan, dil öğrenmekten ve farklı coğrafyalara ayak basmaktan mutluluk duyar. Hayatı, akışında yaşar fakat bunun ceremesini de az çekmemiştir. :)

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir