…ve müjdelerden bir müjde:

“Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım
Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun
İnsan barışa dursun selama dursun zaman
Sabır savaş zafer. Adım: Müslüman.”

Çağlardır süregelen Müslümanın çilesini yansıtır onun şiiri. Müslümanın derdiyle dertlenir, birkaç yüzyıldır coğrafyamızın her tarafını saran ihaneti sindiremez, içini şiirine döker ama asla ümidini kaybetmez. Şiiri de umudun yüksek ve tok sesi olur, destanı olur, kavgası olur. Onun şiirinde artık Müslüman, etrafındaki zilletten çıkma, ihaneti kırma kavgası verir. “Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini.” deme şevkindedir. Sesini yükseltir. Umudunu isyana döker ve muştuya ulaşır.

Umudun şairi Adil Erdem Bayazıt, 1939 yılında Maraş doğumludur ve memleketi ona çok şey katmıştır. Onun hayatında Maraş önemli bir yere sahiptir. Sadece memleketi olmasından öte, hayatını ruhen ve maddeten etkilemiş bir şehirdir. Siyasete buradan girmiştir. Daha 1955 yılında Maraş Lisesi’nde sonraları hepsi birer güzel adam olacak dava kardeşleriyle yolu kesişmiştir. Mavera dergisi ekibi burada filizlenmiş, arkadaşlarıyla yerel gazetelerde sanat-edebiyat köşeleri yazmıştır.

Tabii, lise yıllarından sonra bu ekibin peyderpey İstanbul’a geldiklerini söylüyor Erdem Bayazıt. Üniversiteye hukuk okuyarak başlamış. Başlamış diyorum çünkü bazı sebeplerden dolayı okumaya ara verip gittiği askerlikten sonra asıl yerini bulan Erdem Bayazıt, iki sene okuduğu İstanbul Hukuk’tan kaydını aldırıp Ankara Türk Dili ve Edebiyatı’na geçiş yapmış.

“İstanbul’a geldiğimde ilk tanıştığım Necip Fazıl’dır. Daha sonra Maraş’ta Nuri Pakdil, bize Sezai Karakoç’u tanıttı.” der. Gerçekten de bu isimler hayatına yön veren isimlerdir. Onları ağabey olarak görür. “O dönemde sağ kesim edebiyatta neredeyse yok gibiydi. Ama bizim önümüzde Nuri Pakdil gibi bir edebiyat ağabeyi vardı.” Bu da zaten bize aralarındaki ilişkiyi çok veciz bir şekilde anlatır. Bu dönemde Sezai Karakoç, Diriliş dergisini çıkartmaya başlar. Erdem Bayazıt ve arkadaşları bu dergiye yazılar gönderirler fakat kendi ifadesiyle derginin edebî seviyesinden korkmuşlardır. Dergi onlar için yüksektir. Nuri Pakdil bunu fark eder, biraz da teşvik ile yeni ve mütevazı bir dergi çıkarmaya başlarlar. Edebiyat Dergisi böyle kurulur. Hatta kendi aralarında “şöyle mendil kadar bir dergi” diye latife ederler. Fakat bu dergilerin hepsi de kurucularına bağlı kalan dergiler olmuşlardır. Büyük Doğu, Necip Fazıl’ın; Diriliş, Sezai Karakoç’un; Edebiyat, Nuri Pakdil’in vs. diye anılır.

Erdem Bayazıt ve altı arkadaşı yani yedi güzel adam (Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Nazif Gürdoğan, Bahri Zengin, Hasan Seyithanoğlu ve Erdem Bayazıt), bu tek kişiyle anılan ve bundan dolayı kesintiye uğrayan dergiler yerine kişiye bağlı olmayan, bizim mahallemizin tüm edebiyatçılarına mal olacak bir dergi çıkarmaya karar verirler. Mavera dergisi Cahit Zarifoğlu’nun ifadesiyle böylece yedi güzel adamın omuzlarında kurulur. Erdem Bayazıt da kendi ifadesiyle çok yazan biri olmamasına rağmen bu dergi için on iki sene çalışır, resmî sahipliğini yapar. Mavera dergisi edebiyatımıza çok önemli bir soluk getirir. Bir neslin edebiyatla tanışmasına sebep olur. Birçok isim bu dergide kendini ifade etme fırsatı bulur.

Mavera dergisi ve özelde Erdem Bayazıt, Müslümanların acıları, savaşları, dertleriyle yakından ilgidir. Sadece Türkiye değil tüm ümmet coğrafyası gündemindedir. Birinci Afgan cihadı başlarında Erdem Bayazıt, bu savaşa kayıtsız kalamamış ve daha çok az bilinirken dergiden bazı isimlerle o coğrafyayı gezip Müslümanları dinlemişlerdir. Döndüklerinde bir belgesel yayınlamışlar ve Erdem Bayazıt notlarını kitaplaştırmıştır. Afganistan’a gidiş hikâyesini şöyle anlatır: “İslami ses ben de her zaman yüksek olmuştur. 70’lerde Afganistan işgalinde baktım İstiklal’de solcular işgali alkışlıyorlar. Bu bana çok dokundu. Daha kimsenin gitmediği dönemde biz 6-7 arkadaş gittik.”

Söylediği gibi yüksek sesle yazmıştır şiirlerini. Yüksek tonu için Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’ten geliyor yorumunu yapıyor. Destana varan bir üslubu var. Çünkü içinde yanan bir ateş var. Tüm insanlığı diriltme aşkı. Yakın dostlarından Osman Nalbant onun şuurunu şöyle anlatıyor: “60’lı yıllarda herkesin bir ağabeyi vardı. Ama o ağabeyler kendilerine ağabey diyenlere ya afiş ya da silah tutturuyordu. Böyle bir dönemde Erdem ağabey Türkiye’deki ve yeryüzündeki tüm Müslümanları, tüm insanları kucaklama ve diriltme şuurunu kanı kaynayan gençlere verdi. Biz tüm insanlığı kucaklayan o aşkı ondan aldık.” Mavera’daki arkadaşı Nazif Gürdoğan’ın ifadesiyle, şiiri şamil görünümlü ama kendi derviş gönüllüdür. Onun o haykıran şiirinin altında Yunus’un duyduğu aşk gizlidir. Aşk, bu tabiatın varlık sebebidir onda. Aşkı anlamak için tabiata bakmak gerekir. Tüm tabiat aşk ile zikirdedir. Bunu anlamamış olan, aşktan mahrum olanlar ise asla millet olamazlar, bir kuru kalabalıktan ibaret, kendi cehennemlerinde yanarlar. Şehirdekiler ise tabuttadır ve tabiatın zikrinin farkında değillerdir. Sezai Karakoç anlatıyor: “Maraş’taki yazlıklarında Ahır Dağı’na sırtını dayamış, yankılanan vadilere şiirini haykırırdı. Ben de esmayı okurdum. Ve yankıyla sesimizi dinlerdik.”

Erdem Bayazıt’ın bir dönemlik siyaset macerası da olmuştur. Memleketi Maraş’tan Anavatan Partisi’nin milletvekilliğini yapmıştır. Siyasette onun profilinde pek kimseye rastlamamamız bence ülkemiz açısından büyük kayıp. Bizim entelektüellerimiz siyasetten kaçarak orayı bize kirli bir saha olarak gösteriyorlar. Bu apolitizasyon işe de yaramışa benziyor ve böylece mutedil insanlar siyasetten uzak duruyor. Erdem Bayazıt’a baktığımız da ise o, kendini Turgut Özal’ın çok iyi bir destekçisi olarak tanıtıyor. İlk duyduğumda şaşırsam da Avrupa Birliği yanlısı bir siyasi görüşü var. Avrupa Birliği’ne girişimize, ordularla gittiğimiz Avrupa’nın tüm kapıları bize açılacak diye bakar ve onu Osmanlı milletler sistemiyle benzer görür. Viyana’da okuyan Müslüman öğrenciler için, “Sizler bizim Viyana’da duran yürüyüşümüzü tekrar başlatacak olanlarsınız.” diye anlatır. Yeryüzünü bir mescit gören, evrensel bir ufku olan biridir Erdem Bayazıt.

Hayatını gençlere vakfetmiş biri olarak tanımlıyorlar onun ağabeyliğini yaptığı gençler. 24 saatini de bize vakfetmişti diyorlar. Kapısı her daim açık, onları her zaman büyük bir ciddiyetle dinleyen, ufuklarını açan, gönül coğrafyalarını genişleten bir ağabey. Hastalığında bile biri ziyarete gelse reddetmeyecek, belki bir iki kelam ederim diyecek bir özverisi vardı. İnsandan hiçbir zaman ümidini kesmedi. Yeryüzü onun için bir mescit, tüm Müslümanlar kardeş, tüm insanlık sevgiye değer, tüm varlık vahyin fısıltılarıydı onun için. Bu ümit adamı 5 Temmuz 2008’de İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Arkasından da müjdelerden bir müjde bıraktı.

*Paydos, Nisan 2019 sayısında yayınlanmıştır.

MUHAMMED URAL

"Felsefeyi seviyorum, bu kadar. Hoşuma gidiyor yani. Öyle felsefeye ulvi
amaçlar yüklemeye de gerek görmüyorum. Ama gerçekten düşündüğümüzden çok
daha içimizde olduğunu da anlamamız gerekiyor. Felsefeyi bizden
uzaklaştıran şeylere karşı onu ne kadar yaklaştırabilirsem, o kadar
mutlu olacağım."

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir