Ünsiyet Yoksa İnsan Yok

İnsan ünsiyet ile kaim. Ünsiyet… Her anlamıyla teması içeren bu kelime, insan kelimesi ile aynı kökten türer. Sirayet eder insan. Hem mekâna hem zamana hem de ötekine. Öteki, milliyet anlamında, kavmiyet anlamında, cinsiyet anlamında, itikat anlamında… Hepsinin paydası insan elbette. Öteki, bizim medeniyetimizde cennettir. Öteki varsa nezaket vardır. Öteki varsa letafet vardır. Öteki varsa “biz” vardır. Tek başına biz olamaz insan. Biz ile başlar bütün devinimler. Biz dedikten sonra tamamlanmaya başlar beşer. “Ben”, “biz”e gebedir. “Biz”e tekâmül edemeyen “ben” nakıstır. Bir varoluşsal kısırlıktır bu hâl. İnsan, “biz”ini önce yatay düzlemde ne kadar genişletebilirse o derece organizasyon kabiliyetini genişletecek; ardından aynı kümeyi ne derece derinleştirebilirse mefkûresi o denli bereketlenecektir. Sahip olma kültüründen yaşamdaşlık kültürüne geçiş de biz’i geniş insanlarla mümkün olacaktır.

Ünsiyet, beş duyunun dışında kanallar da kullanır. Kuşatıcılığı ve tesiri öyle güçlüdür ki bazen kişinin oluşturduğu etki kendisinden büyük olabilir. William James’e atıfla E. F. Schumacher, “Deruni-görünmez ile haricî-görünür arasında gizemli bir bağ bulunmaktadır.” der iletişimden bahsederken. Neysek o gidecektir yaydığımız enerjiyle.

Etkileşim yani bir alışveriş olmaksızın varoluş mümkün değildir. Daimî bir alış ve veriş hâlindeyiz. Bazen istemli bazen istemsiz. Mutlak veriş yalnızca Allah’a mahsusken, kevniyatın tamamı hem alış hem de veriş hâlindedir. Bu etkileşimde akıntının yönü zemine göre değişecektir. Durağan olmadığı gibi debisi sabit de değildir. Bu işleyiş biteviye sürerken insana düşen, kudretince işleyişi tanzim etmek olmalıdır. Maruz kalmamalı, bizzat ünsiyeti tertip edebilmelidir. Zira maruz kalmak ya öncesindeki gafletin ya da şimdinin ataleti neticesinde olur. İtikadımızca, her iki durum da helal değildir. Erdem sahibi salike ne gaflet ne de atalet yakışır.

Ünsiyet, nazari anlamda olduğu gibi sosyal hayatın da merkezinde yer alır. Hatta insanlaşma sürecinde önce rahimde tutunmayla başlayan ünsiyet, dünyaya gelişle şeklen değişse de öz itibarıyla değişmeden devam eder. İnsan hep bir iletişim hâlindedir. Etkileşimi bir noktaya odaklayabildiğinde ünsiyette zirve yaşanır. Mesela kulluğun en büyük ispatı olan ibadet ameliyesinde bu odaklanma talep edilir. Etkileşimde istenen kalitenin önündeki engel, dikkat dağıtan çeldiricilerdir. Bu çeldiricilerin önüne geçebilmek furkan meziyeti ile mümkün olacaktır. Tekrar edelim; maruz kalma zilletine karşı inşa eden olmak.

Var olma şeklimiz olan ünsiyet, doğasında anlama ve anlamlandırma çabasını da barındırır. Dolayısıyla insanın en büyük arayışı olan anlam arayışı ancak ünsiyetle mümkün olacaktır. Batı medeniyeti bu ihtiyacını veri eksenli tanımlama hadsizliği ile açığa vururken Doğu medeniyeti irfan merkezli tanıma gayreti ile bu ihtiyacı giderdi. Tanımlama hakkını gören, hem cevhere hem de araza şekil verebilme hakkını da kendinde görür. Mevcut durum maalesef bu hakikatin pratik hâlidir. Tanıma gayreti ise tanıyacağı şeye karşı hayret ve hayranlık makamındadır. Bir keşif yolculuğundadır bu kişi. Ve keşfettiği her ne varsa birer hazine kıymetindedir. Edeple yürür. Anlama çabası onun kulluğunun/insanlığının ya da tam anlamıyla ünsiyet melekesinin nezaretiyle gerçekleşir. Eşyaya emanet kabulü ile nazar eder tanıma gayretinin faili.

Birçok hakikatte olduğu gibi ünsiyetin de fıkhı vardır. İradeli varlıklarla ünsiyetin hukuku, iradesiz varlıklarla ünsiyetin hukuku. Alıcılığın fazla olduğu ünsiyetin hukuku ve vericiliğin fazla olduğu ünsiyetin hukuku vb… Her bir şeklinde ise sirayet etmenin, temas etmenin ve iz bırakmanın bilinci ile hareket edildiğinde heybeye salihattan güzellikler atılacaktır. Bu hâlden bihaber oluşta ise hesabı yaman veballer… Ve’n-nihaye, insan temas ederek yaşar. Bu temasla boyanır ve boyar. İz alır, iz bırakır. Konuşma, en güçlü temaslardan biridir mesela. Arapçada “kelime” sözcüğünün, “muhatabında iz bırakan” anlamında olması bu iddianın ispatıdır âdeta. Temasın bir merhem olması ve tahribe dönüşmemesi ise ancak kişinin özünü temiz tutmasıyla mümkün olacaktır. Herkesin sivri köşeleri vardır. Kalabalığa girerken kılıcın ucunu avucunda tutmayı tavsiye eden Efendimiz’den ilhamla, sivri uçlarımızı avucumuzda tutmalı ve bizimizi genişletme arzusuyla inmeliyiz hiramızdan.

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Muhterem hocam, yazınızda “…insanın en büyük arayışı olan anlam arayışı ancak ünsiyetle mümkün olacaktır. Batı medeniyeti bu ihtiyacını veri eksenli tanımlama hadsizliği ile açığa vururken Doğu medeniyeti irfan merkezli tanıma gayreti ile bu ihtiyacı giderdi…” kısmında yer alan Batı Medeniyeti’nin anlam arayışının veri eksenli olduğu fikrine katılmıyorum. Bilakis, batıda bu anlam arayışında ünsiyete birinci derecede yer veren Antik dönem filozofları (Sokrates, Demokritos vs.) olmuş, Rönesans sonrası Aydınlanma Çağı’nda yine insanı merkeze alan ünsiyet (hümanizma) ile insana değer verilmiş ve elân dünya üzerinde insanî anlamda yaşanabilen alanlar da batı dünyasında yer almaktadır. Buna bağlı olarak da batı, ifan konusunda doğu dünyasından ne yazık ki çok öndedir. Biz İslam Altın Çağı’nda (7. – 13. yüzyıllar) bu meziyetlere sahipken ne yazık ki zamanla akla ve ilme değer vermeyerek sahip olduğumuz ünsiyeti kaybettik ve irfandan uzak kaldık. Umarım hep beraber yeniden bir gayretle bu eksikliğimizi en kısa zamanda giderir ve hak ettiğimiz medeniyete sahip oluruz. Selamlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir