Büyük bir ağacın altında, büyük dertlerimle bağdaş kurmuş oturuyordum. Büyük dertlerimden biri ince bir ağrı, sinsi bir karıncalanmayla kendisinin ne denli büyük bir dert olduğunu ve bir ağrı ve karıncalanmayla kendisini nasıl hatırlatabildiğini anlatıyor gibiydi. Gibisi fazlaydı. Anlatıyordu. Onu sessizce dinliyor, rüzgârı, kurduğum çemberin dışında tutarak, uğultusunu kulağımdan, hissini gömleğimden uzak tutuyordum. Büyük dertlerimden birini öyle dinlerken ağacın dallarının kafama yaklaştığını sezinliyor, kafamı eğiyor ve kendimi kolluyordum. Bir müddet sonra bağdaş kurarak oturmak hissizleştirdi beni ve birbiri üzerine kitlenmiş iki bacağımı yavaşça birbirinden ayırarak boylu boyunca uzattım. Böylece rüzgârın hâkimiyet alanını biraz daha daraltıyordum. Ama ona işlemiyordu. Rüzgâr yine bir şekilde bozulan çemberimin muhtelif sınırlarından bir yol bulup dalları silkeliyor, yaprakların arasından sesleniyordu. Saniyeler farkıyla gözünü görüyor gibi oluyordum rüzgârın. Bana bakıyor gibiydi. Gibisi fazlaydı. Ona bakıyordum. Ağacın altında olduğumu unutup yerden göğe -bulutları görmeden- ağacın içine, dalların içine hayretle bakıyordum. Gözlerini benden kaçırıyordu rüzgâr. Dallar arasında saklanıyordu. Ama aradığını bende bulamazdı. Bu oyuna hazır değildim. Kırgındım. Hayatı, bir ağacın altında oturuyorken dalları çığırta çığırta esen rüzgârın peşinde koşma arzusuyla, bu hassaslıkta göremezdim. Kırgındım ve hayata karşıydım. Hayatın karşımda olmasını beklediğim bir andaydım. Ona büyük dertlerimi gösterecek ve milyarlarca insan arasında kendimin nerede olduğunu soracaktım. Öğrendiğimde de peşinden koştuğum, ağırlığıyla iki büklüm olduğum, yokluğuyla dayanamadığım dünyayı yeniden tartacak ve Âdem olmanın bıraktığı izle bir elma ağacının altında olduğumu kavrayıp günahımı düşüneceğim. Tövbem için ayağa kalkacak, ağacın gölgesinden üç adım uzağa gidecek ve o buluta bakacağım. Gerçekten bensem onu göreceğim. Değilsem burada bir başıma birinci tekil şahsı düşüne düşüne bilemediğim nice ilimlerden ona dair küçük-büyük ne varsa toplayıp kendimi bulacağım.

Çünkü ruhumu kaybettim.

Ki kendimi kaybettim.

Ruhumu bedenimin içinde saydım hep. İnandım buna. Böylesiyle yaşadım.

Ki zaten başkası mümkün değilmiş…

Cümlelerimden koptum, dağıldım.

Burayı bildim bir tek. Bu ağacın gövdesini, gölgesini. İçimi dinledim. Buraya geldim.

Çünkü, Âdemsin denildi bana, bunu bildim. Âdemsen ağacın altındasındır, denildi. Bir ikindi vakti oturuyorsundur denildi, ama az sonra kalkacaksın fazla tamah etme denildi, dünya denildi, böyle bir andır, geçecek, unutacaksın, denildi. İtiraz eder gibi, gibisi fazla, itiraz edip büyük dertlerimden bahsettim uzun uzun, ki o kadar uzun sürmedi aslında, hiçbir şey ki onlar denildi. Hiçbir şey. Utandım… 

Derken bir şey oldu. Ani oldu. Çok ani oldu hem de. Birden oldu. Rüzgâr desem, rüzgâr değildi. Dal desem dal değildi. Onları biliyor ve birbirinden ayırt edebiliyordum. Ama bu başka bir şeydi. Güçlü bir eldi.

Çok güçlüydü. Ağacı kaldırdı yerinden, beni kaldırdı. Ruhumu kaldırdı.

Derken bıraktı.

güçlü bir el

silkeledi beni sonra,

sanırım Tanrı’nın eliydi.

bıraktı tekrar,

düştüğümde büyük bir el yoktu tepemde,

dünya yoktu,

dertlerim yoktu,

ve sanırım ben Âdemdim, evimdeydim

SEFA FIRAT

Beni böyle tanıyacak olmanızdan endişeliyim. Ben böyle biri değilim. Bu bir öz geçmiş değil, bu bir hayat hikayesi değil. Bu böyle birkaç cümle ve sadece bu. Başka bir şey değil.

Hayata ve var oluşa dair ciddi sorularım var. Bu sorulara doğru cevap bulma kaygısındayım. Bunu bir kaygı olarak karşılamakla kendimi ve ruhumu olması gereken yere bırakmak isteğindeyim. Dileğim, hayatı olağan fiziğiyle bilmek değil ki zaten bu fizik kendisini bildirir. Mâlumu olduğum, karşısına çıplak ruhumu sunduğum şey hayatın anlamı. Ya da anlamın hayatı.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir