Yakasız Ceketler Fiyakalı Şiirler             

İbrahim Tenekeci tarzının vazgeçilmezi dünya tasvirleridir. Şiirlerinde pabucunu ters giydirir dünyaya. Sanki onu önüne alıp istediği şekli verebiliyor, bazen yontup bir araba çıkarıyor bazen âmâ bir adam. Bazen de bomboş bırakıyor önünü, işte tam bu, diyor dünya için.

En iyi edebiyatçı ödülüydü. Sahnede adam bir şair vardı. Daha doğrusu tevazu kelimesi ayaklanıp o gün sahneyi doldurmuş gibiydi. Dizleri çıkmış keten pantolonuyla yürürken arkadaki ses de “İnsan insana anlatamaz derdini/ Denedin olmadı değil mi? ”diyerek son satırlarını okuyordu onun şiirinin. Evet, doğru söylemişim diye geçirdi belki aklından. Plaketini, ardından da grantuvalet beyfendilerden ve iki dirhem bir çekirdek hanfendilerden alkışını aldı. İkisinin de derdinde olmadığı rahatsız gülümsemesinden belliydi. Sanki aklında, sonrasında gideceği arkadaş meclisine geç kalmamak vardı.

Konuşma mı yapmalıydı? Ne söylemek istiyorsa zaten kitaplarındaydı. Sahneden inerken “Takım elbiseler değil insanlar şiir yazar.” Dedi, “Bunu iyi biliyorum.” Hiçbirini söylemedi ama eksiksiz her kelimesini duydum. Ne söylemek istiyorsa zaten kitaplarındaydı, altını çizebilirdim.

İbrahim Tenekeci.

Bu ismi ilk defa, evinde televizyon, radyo gibi aletlerin olmaması ve programlara kolay kolay çıkmaması, imza günlerinin olmamasıyla duymuştum. Hemen teşhisimi yaptım: “çağın bütün getirilerine sırtını dönmüş nemelazımcı.”

Sonra bir şiir dikildi karşıma:

deli sizsiniz böyle bir çağda 
akıllı kaldığınız için.
ben sizin 
akla hayale sığmayan yanınızım
siz ki dünyayı üstünüze giyseniz 
yine de açıkta kalırsınız çünkü gözleriniz
dipsiz bir ambar sanki.
ah siz,
mezarlıklar müdür olsanız bundan daha iyi
bir koyup hiç almasanız bir tohum gibi
kendinizi toprağa.

/Yüzler ve Sözler/

Neden onu kendi ölçülerimle yargılarken dönüp bana bakmıyordum? Gerçeği benimkinden farklıydı. Dünyanın alışılagelmiş hâli onu öğütememişti. Televizyon programlarında göz doldurmak yerine, gözünün içine bakarak bildiğini anlatacak, sırtını sıvazlayıp ustalık yapacak öğrenciler yetiştirmeyi önceliyordu. Sadece çoğunluktan değildi.

Size tam şimdi bir Tenekeci kitabı tavsiye etmeli, yoluma buradan devam etmeliyim. Ama bu görünmeyen adam, şiirlerini hep yan yana dizmiş, inciden bir kolye yapmış sanki. Arasından çekip çıkaramıyorum. Zaten ister Uçuş Denemeleri’ni okuyun ister Giderken Söylenmiştir’i, Peltek Vaiz’i, Görmeden Ölmek’i… Hepsinin ardında aynı samimiyeti, aynı mahir eli göreceksiniz. Hem yazı, dimdik yüze tutulmuş bir ayna değil midir? Söyleyin efendiler, aynada samimiyet ne gezer? Görmek için yüzünü aynaya bakan göze çevirmeli. O yüzden bugün kitaptan değil görüntünün sahibi olan insandan konuşacağım.

“Samimiyet, kalple dilin aynı şeyi söylemesidir.” diyor sesin sahibi. Bundan üç kural çıkarıyorum:

1. Kalp de, dil de kuru gürültüyü aşıp bir şeyler söyleyebilecek.

2. Dil kalbe tabi olacak.

3. Kalpte olanı söyleyebilen mahir bir dil bulunacak.

Gözünüz korkmasın. “Cumaya gittim, geliyorum.” cümlesi hepsinden geçecek kalitede mesela. Tabii ne kadar bağın varsa o kadar üzümden sorumlu olursun. Ciltlerce kitapları olanlar için iş bu kadar kolay olmayabilir. Üstelik cümlelerin dükkân camında değil iki kapak arasında gözlere değsin istiyorsan kelimelerle olan samimiyetini de artırmalısın. Kelimeler önce direnir insana. Yazmak için beynini gerer, gerersin de ikisini yan yana getiremezsin. Zaman geçip güvenlerini kazandın mı mücadeleyi bırakır, boyunlarını eğer, sırtlarına alıp istediğin yere götürürler seni. Ortaya şöyle manzaralar çıkar:

sorma,
yangın sönseydi suyla
denizler her akşam böyle yanmazdı.

Yakar top oynayan melekler gördüm güneşle
ve büyük çiftçiler gördüm dağları biçen
yolundaydı her şey, ben bile yolundaydım
ama
kıyıya vardığımda
kendimi unuttuğumu anladım
karşı kıyıda.

/Uluorta/

İbrahim Tenekeci tarzının vazgeçilmezi dünya tasvirleridir. Şiirlerinde pabucunu ters giydirir dünyaya. Sanki onu önüne alıp istediği şekli verebiliyor, bazen yontup bir araba çıkarıyor bazen âmâ bir adam. Bazen de bomboş bırakıyor önünü, işte tam bu, diyor dünya için.

ah, unufak olsam ve desem ki 
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.

sorma,
üstü açık araba
dünya dediğin.

/Uluorta/

Gözleri görmeyen birinin, baba

Gezmeye gitmesi diyorum, dünya.

/Güzel Bıçak/   

Dünyayı sözde küçültmek kolay da, gözde küçültmek kolay mı? Yukarıdaki satırları samimiyet testine tabi tutmak isteyen okuyucularımızın giriş cümlelerine dönmeleri rica olunur. Zira orada şairimizin gözünde dünya müsamerelerinin ne kadarlık önemi olduğunu anlatmıştık.

Onun şiirlerini okuduğumda ağzımda kalan tat, bayram sabahı ocaktaki sarma kokusuyla uyanmaya benziyor ya da Kazancı Bedih dinlemeye, Charlie Chaplin izlemeye. Ama tam böyle değil. Damağımda yeni bir tat bu. Adı da: Güneş, kalan son ışıkları ardına katıp giderken pencereme karşı bir sandalye çekip İbrahim Tenekeci okumak. Bazen öyle güzel cümleler çıkıyor ki heyecandan kalkıp annemin yanaklarını sıkıyorum. Bi’güzel sırıtıyorum. Sırıtmalık, buyurun efendim:

kendimi de koysam ayağımın altına
yine de yetişemiyorum ey aşk,
omzunun hizasına.
çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu
ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.

/Uluorta/

“Bir şey istemeyen adamın selamıdır şiirim. Okudun aldın.” diyen adamı okuyun ama uyarıyorum güzel şeylere borçlu çıkacaksınız.

ESMA ŞAFAK

1996 yılının anneciğime göre en soğuk gününde, dört kız evlada sahip olacak bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Ağaç dallarında piknik yapan ve öğlenleri arkadaşlarıyla azık karışan neslin sonunu süpürenlerdenim.
Gündüzleri öğretmen, akşamları öğrenci, uyuyamadığım gecelerde de kelime avcısı olarak hayatıma devam etmekteyim.
Çocuk edebiyatını, insan psikolojisini, farklı manzaraları, iyi öyküleri, ağaçlara tırmanmayı ve en çok da piyanoyu seviyorum. Güzel olan her şeye heves etmek gibi bir karakterden mustaribim. Şifa beklerim.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.