“Beni bir kadının iyi yazabileceğine Nazan Bekiroğlu inandırdı.”

Kitabımız Nar Ağacı olmalıydı çünkü yukarıdaki absürt tespiti ve Setterhan’ın ciğer delen gurbetliğini daha fazla içimde tutamazdım. Cümlenin neden söylendiğini, psikolojik alt yapısını ve diğer gereksiz her şeyini umursamadım, siz de öyle yapın. Sadece Nazan Bekiroğlu kitaplarına karşı inanılmaz bir merak duymaya başladım. İsimle Ateş Arasında, Lâ, Mücella, Cam Irmağı… Okudum, okudum. Fark ettim ki okurken sayfalarda aradığım bir şey vardı. İkna edici kusursuz cümleler bulma hırsı, kibar kelimelerle ifade edersem, okuma zevkimin üstüne çöreklenmişti. Ben de bıraktım. Sevgili Nazan Bekiroğlu’na kendi gözlerimle bakabilene kadar okumayacaktım. Yıllardır kitaplığımda duran ve kardeşimin her fırsatta “Yok böyle bir kitap” diyerek önüme sunduğu Nar Ağacı’nı da. İnat etmek bir direniştir, sonuna kadar gittim. Bu, afili bir cümle olurdu ama öyle olsaydı başka bir kitaptan bahsediyor olurdum. Direnemedim, kendimi ikna ettim ve Nar Ağacı’nı okumaya başladım. Fakat ikinci bölümden sonra kitapla aramdaki samimiyet artık ikna edilmişliği kaldıramazdı; ikimiz de öncesini unuttuk. Yeni bir çağ başladı.

Nar Ağacı Benim Bahçemde Köklendi

Kitaptaki cümlelerin yoğunluğu beni yordu.” Birkaç kitap kritiğine katıldıysanız bu tarz cümlelerin kulağınıza çalınmış olması hatta söyleyenlerden biri olmanız muhtemel. Bu kitap içinse durum biraz farklı. Cümleyi değiştirerek şu iddiayı ortaya atıyorum: “Bu kadar ağır cümle bir araya gelip ancak bu kitapta güzel durabilirdi.” Bunca ümit ve ümidin boşa çıkması, bunca his ve insanın kendini fark etmesi, bunca yol ve yolu gözleyiş, bunca yorgunluk… Evet, yorulmak bile. Bu kitapta her şey güzel duruyordu. Büyülü eller, iyi kötü ne olursa güzelleyip öyle yolluyordu. 

Nar ağacı. Kaderin öyküsü. İstemeyerek ve fakat başka yolunun olmadığını bilerek çıkılan gurbetin öyküsü. İçli bir roman için gurbet, kaçırılmaz bir fırsattı ve Nazan Bekiroğlu bunu kaçırmayacak bir yazardı. Kimseyi ikna etmeye ihtiyacı yoktu. Ona ihtiyaç vardı. Kitabındaki insanlar, onun ağzından çıkacak her kelimeye muhtaçtı. İlk kez bir kitabı okurken, yazar tam burada ölse ne yazık olurdu, diye içim ürperdi. Sanki yazması dursa Setterhan sonsuza kadar nereye gittiğini bilmeden yürüyecekti. Zehra, çizdiği resimde durmaksızın göğün maviliğini bulmaya çalışacaktı.

İnsan İnsana Karışır

Setterhan, bununla kastettiğimizin başrol olduğu artık anlaşılmıştır sanırım, konağından kilometrelerce uzakta bir kahvehanede tabureleri birleştirip uyurken ben gurbetin ne olduğunu sorguladım ve kafamda kendiliğinden şu türkü çalmaya başladı:

Gurbette ömrüm geçecek

Bir daracık evim de yok

Oturup derdim diyecek

Bir vefalı yârim de yok

Gidilen yeri gurbetlik yapan aradaki yol muydu yoksa varılan yerde evinin, dert dinleyecek sevdiğinin olmaması mı? Bu kelimenin hangi yanı bu kadar içimizi acıtıyordu? Arkadaşla gidilen yurt dışı eğitimi, çoluklu çocuklu çıkan tayin de gurbetten miydi?  Nar Ağacı bana öğretti ki gurbetin ilk harfi uzaklık değil yalnızlıktı. Yalnız yemek, yalnız gülmek, yalnız ağlamak, yalnız hastalanmak, yalnız yaşamak ve belki yalnız ölmek. Ahmet Kaya gurbetteydi, bu yüzden “Siz benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz?” demişti.

Tüm bu drama rağmen şu üç günlük ömrümüzde gurbet, insanın vazgeçilmezi. Bir farz-ı kifaye.  Çünkü insan insana karışmalı. Karışmalı ki yeni hikâyeler çıksın, yanık türküler yazılsın. “İnsan sadece kendisinin değil başkasının da kaderinden sorumlu.” gibi ömürlük cümleler söylensin. Setterhan onca yol gitsin, onca yük binsin sırtına, sonra bir gece zavallı bir adamın hayatını kurtarsın ve desin ki, “Birilerinin mucizesi olmak lazım, belki tüm yaşadıklarım sadece bu adamla karşılaşmam içindi.” Ben de tüm gece oturayım ve kaderin ne demek olduğunu düşüneyim.

Nar Ağacı; evet birini ikna edebilir, onu karşısına alıp tokatlayabilir, kendine getirebilir. Aradığım cümleyi aramaktan vazgeçtiğimde bulmuştum:

Allah’ım dedi, ne zaman istersen al canımı ama bugün değil.
Bu duygu kalbimdeyken yazık olur.”

Biz yine de ikna edilmeyi değil, öğrenmeyi seçelim. Kitaplar, yaşayamadığımız çok şeyi öğretebilir.

ESMA ŞAFAK

1996 yılının anneciğime göre en soğuk gününde, dört kız evlada sahip olacak bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Ağaç dallarında piknik yapan ve öğlenleri arkadaşlarıyla azık karışan neslin sonunu süpürenlerdenim.
Gündüzleri öğretmen, akşamları öğrenci, uyuyamadığım gecelerde de kelime avcısı olarak hayatıma devam etmekteyim.
Çocuk edebiyatını, insan psikolojisini, farklı manzaraları, iyi öyküleri, ağaçlara tırmanmayı ve en çok da piyanoyu seviyorum. Güzel olan her şeye heves etmek gibi bir karakterden mustaribim. Şifa beklerim.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir