“Ezbere bildiğim bir şehri unutmak için çıktım yola. Adım adım saydığım yollardan ayak izlerim silinsin diye. Kaç ay geçti, yıla tamamlandı mı bilemem. Aklımda sadece birkaç saat yol aldım.”

Bisikletini bir kenara bırakmış, denizi görür görmez soluklanmıştı. Kayaların üzerinde otururken yanına gelen yaşlı adama tanıtıyordu kendini. Sabahın ilk ışıklarına şahit oluyordu, güneş sanki denizle küçük bir kucaklaşma içindeydi, yavaş yavaş sıyrıldı kollarından, göğe yükseldi. İçine çekti, tüm o yosunlu serin kokuyu.

“Neyden kaçıyorsun, ne seni bu kadar korkuttu?”

Gülmesine engel olamadı. Hatta yalnız olsa kahkaha bile atardı. Dudaklarının içini ısırarak kendini durdurdu zorla. Bu hayatta hep mağdura yükleniyorlardı nedense, failse  hep meçhuldü. Evet kaçıyordu, ama onu kaçıran neydi? Asıl soru bu olmalıydı. Korkması değil de, onu korkutanlar sorgulanmalıydı. Anlatmayı bırakalı çok olmuştu, o yüzden yaşlı adama gülümsemekle yetindi. Konuşmayacağına kanaat getiren adam da bir süre sonra kalkıp gitmişti zaten.

Hava yavaş yavaş ılıklaşmaya, insanlar evlerinden çıkmaya başladığında kafasındaki sesler yerini bu neşeli cıvıltıya bıraktı. Yanından geçen bir seyyar satıcıdan simitle çay alıp bir ağaç gölgesine attı kendini. Ağacın pürüzlü gövdesine ensesini yasladı. Kaçıp gitmek değildi aslında, böyle nitelendirmek istemiyordu yaptığını. Hayattan, getirdiklerinden kaçılmazdı zaten. Er geç gelir bulurdu seni.

Simidi yerken ne yapacağını düşündü durdu. Evet uzaktaydı şimdi, çok uzakta. Ama ne yapılır, yaşamaya nasıl devam edilir bilmiyordu. Yüzleşmekten korkuyordu en çok da, gerisi bahaneydi.

Rastgele sürdüğünü zannettiği bisikleti o tanıdık evin önünde durduğunda beyninden vurulmuşa döndü. Telaşla uzaklaşmaya çalışırken, artık yorgun düşmüş bacakları birbirine dolandı ve daha ne olduğunu bile anlamadan kendisini yerde buldu. Canı yanmamıştı ama hıçkırıklarla ağlıyordu. Ağlayamadığı her şeye, ayrı ayrı ağladı. Yorgun düşene kadar.

Tahta bir kapının gıcırtısıyla doldu kulakları. Küçüklüğünden aşinaydı bu sese ama hiç bu kadar ürkütmemişti onu. Gelen adımlar da tanıdıktı mesela ama hiç bu kadar yabancı gelmemişti. İçinde bulunduğu durumu özetlemeye yetmişti şu birkaç dakika. Bunca tanıdık şeyin içinde bir yabancı gibi kalakalmıştı. Birkaç ay önce zaten bütün zamanını geçirdiği yere sanki şimdi ilk kez geliyordu. Bütün duygular tanıdıktı ama kendi bedenine yabancıydı.

Vücudunu çepeçevre saran tanıdık kollar kim bilir kaç kez sarmalamıştı onu. Kaç kez dudaklarından yine tıpkı böyle “oğlum” kelimesi dökülmüştü.

Ama ilk kez gerçekten oğlu olarak gelmişti buraya. Yıllarca ezberletildiği üzere, uzaktan bir akraba gibi değil.

Koskoca yirmi beş yıl, bir yalanın temelleri üzerinde yaşanmıştı. Yani yaşanmamıştı.

Annesinin kollarında aldığı nefesi, ilk nefesi kabul etti, ayağa kalkışı ilk adımlarıydı. Büyük bir bedende bir çocuğa vücut verdi…

HÜDA NUR YILDIRIM

Ben Hüdanur. Ama yakın çevremdekiler Hüda demeyi tercih eder. 2001 yılının harika bir bahar ayında Konyalı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Ne şanslıyım ki babam mükemmel bir öğretmen annem de dünyanın en iyi kalpli annesi. Babamın görevi gereği pek çok şehir ve kasabada geçti hayatım. Köylerin o serin havasını, şehir hayatının insanı sıkan yanlarını yazılarımda sıkça görebilirsiniz bu yüzden.
Osman Nuri Hekimoğlu Anadolu Lisesi mezunuyum. Eğitim hayatıma Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olarak devam ediyorum. "Muhayyile" isimli ilk öykü kitabımı yayınladım. Yazmak ve anlamaya çalışmak, benim hayatım bundan ibaret.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.