Balkonda oturuyorum. Önümdeki çam ağaçlarının izin verdiği ölçüde, dallarının ve yeşil iğne yapraklarının arasından sokağa bakıyorum. Akşamüstünün yoğunluğu belli oluyor arabalardan, insanlardan. Havada bir serinlik var. Gökyüzü mavi, birkaç beyaz bulut… Her şey güzel ve ben oturup seyrediyorum. Ama bir sorun var. Tüm bunları görüyor, duyuyor, hissediyor değil de sadece bakıyor ve biliyor gibiyim. Öyle, kuru, basit ve anlamsız. Bir robot, bir kukla, bir cisim gibiyim sanki. Arada sırada oluyor bu durum bana: Yok gibi hissediyorum.

Neden böyle oluyor? Cevabı bulmak için yokluğun ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ama hayır, anlayamıyorum, akledemiyorum. Şu an hissetmekte olduğum şeyi anlayamamak garip geliyor sonra. Çok yoğun duygular mı yaşıyorum yoksa? Sevincim fazla geldi, üzüntüm haddini aştı, şaşkınlığım son raddede ve ben yoğunluklar içinde kalıp “hiç” hissettim demek ki. Belki…
Bir şey deneyeceğim şimdi, anlayabilmek umuduyla:

“Gözlerini kapat, uzaya fırla! Seni kaplayan bedenini, cismini yok et; beynini, kalbini, ellerini, ayaklarını… Bu şekilde yer çekimini, zamanı, mekânı, hücrelerini, ağrı ve sızıyı, dokunmayı, koklamayı, görmeyi hissetmeyeceksin!”

Evet yaptım. Geriye kalan bu şey ne?
Tek boyutlu, belki de boyutsuz olan o şeyin adı ne olursa olsun, “ben”im değil mi?

Tüm bunları düşünebildiğime göre… Tabii ya! Ben “düşünce”yim. Ben’in aslı ve özü bu olsa gerek.
Demek ki sadece düşünceden ibaret bir şey olmak, beni var kılıyormuş. “Düşünüyorum öyleyse varım.” diye söyleniyorum kendi kendime. Gülümseyip elimle selam çakıyorum hayalimdeki Descartes amcaya. Bu sırada gözlerimi açıyorum, geri döndüm. Çam ağaçları, sokak ve ellerim burada.

Bu kısa gezintiden sonra var olduğuma inandım, varlığımı hissediyorum artık. Ve böylesine yoğun, karmaşık bir öz/cevherin yok olamayacağına da inandım. Kitap okuyan, sevdaya tutulan, ezberleyen, umut eden, buluşlar yapan, empati kuran, teoriler geliştiren, ağlayan, anılar biriktiren, deliren, gülen, felsefe üreten, kıskanan, tedavi eden, rüya gören, korkan, konuşan, anlamlı bakan, kurallar koyan, içi ürperen, eğiten, inanan, öğrenen…
Böylesine bir varlığın değeri, yok olabilir mi? Yazık olmaz mıydı? Bu durumda; silinip gitmeyi, toprak olmayı, kül olmayı, kabul edemem. Bu cevheri bir süreliğine taşıyan bedenim toprak olabilir ama ruhumum/özümün kaybolması, düşünülemez.

Bu düşüncelerle, geriye dönüp beş dakika önceki hâlime bakınca “yok gibi hissetmek” normal ve mümkünmüş aslında, ayrıca doğru da bir ifadeymiş. Yok değilim. Ve yok olmayacağım. ‘gibi’ hissetmek, bu yüzden.

Peki her şey tamam, var olacağım da, kendi kendime mi var olacağım, yoksa varlığım var edildiği için mi varım ve var olacağım? Taşıdığım ya da bizzat kendisi olduğum bu değeri veren ve bu değerin zamandan ve mekândan kaybolmasına izin vermeyecek yüce bir değer…
“Yok mudur?”
Beni ben yapan özü fark etmemi ve bununla önce kendimi, sonra da Onu bulmamı isteyen yüce bir değer…

Hava kararmış ve soğumuş epey. Akşam ezanı okunuyor:
“Allahu ekber, Allahu ekber…”

Derin bir nefes alıp, tatmin olmuş ruhumla şu cevabı veriyorum kendime:

“Vardır!”

NEFİSE BEYZA ERDEM

Nefise Beyza Erdem.
Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL mezunu, Meram Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisiyim.
Esasen, kim olduğum sorusunun cevabı ise şudur: Varlığını ve varlığının sırrını, çocuklar ve yaşlıların yanında hissedebilen, çaldığı her kapının denizlere açılması umuduyla yaşayan; uzayın, gecenin ve dağların hayranı. İçindeki hasret yükünü, yazmak ve çizmekle bir nebze hafifletmeye çalışan bir kimse.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir