Her zamanki gibi güneşin altında, aynı ortamda başlıyorum güne. Bazen, ben farkına varmadan yerimi değiştiriyor rüzgâr. Bir tepenin bozulmasıyla başka bir tepe oluşturuyoruz diğerleriyle.

Sıcaklık değişimlerinde sık sık fırtına çıkar buralarda. İşte o fırtınalardan biri daha… Ama bu sefer, şiddetiyle beni, hiç olmadığı kadar yukarılara çıkarıyor. En sonunda, epey yükseklikte bir su buharı yığınının içine hapsoluyorum. Alışkın değilim, çok bunalıyorum. Bir süre, su tanecikleriyle ilerliyoruz. Geldiğim yere hiç benzemeyen, hepsi birbirinden farklı ve güzel yerler görüyorum. Yavaşlıyoruz ve sonunda hareket etmeyip duruyoruz. Yanımıza binlerce su damlası gelmeye başlıyor. Üstüme çıkanlar, sağdan soldan ittirenler… Çok sıkışıyorum. Bu sıkışmayla bir su damlasının içine pıt, giriveriyorum. Diğerleriyle birlikte aşağı iniyoruz yavaş yavaş. Hoop! Bir şeyin üzerine düşüyorum. Hızlı hızlı yürüyen bir şeyin üzerine. Gözleri, burnu, ağzı, elleri, kolları… Bu bir insan!

Biraz sakinleşince kolunun üzerinde olduğumu anlıyorum. Şimdi, evine giriyor. Sandalyeye oturuyor ve derin bir nefes alıp, yağmurun ıslattığı yüzünü koluyla siliyor. Böylece içinde olduğum su damlası benden ayrılıyor. Tek başıma, yüzüne geçiyorum insanın. Gözünün kenarına. Buradan her şey daha güzel gözüküyor.

Önündeki masada bir defter var. Kalemi alıp bir tarih atıyor ve yazmaya başlıyor:

“Yağmur yağıyor.

Ben, ne olduğunu tam olarak bilemediğim bir şeyleri özlüyorum. Sanki, önceden tattığım, tanıdık bir mekânın özlemi. Penceremdeki bir su damlasının, diğer büyük su damlasına ulaşma çabası gibi, geri dönme isteğim. Bir oraya bir buraya süzülüyorum o damlayı, o mekânı bulmak için. Yansımalar, yanıltıyor hep gözlerimi. Yorgunum. Ve korkuyorum, güneş çıktığında kuruyup gitmekten.”

–Hayır, hayır böyle söyleme canım insan!

Bak, ben bir kum tanesiyim, çölden buralara gelen. Ben, güneşin çöl sıcağını, gecenin çöl soğuğunu ve kimi zaman bir kaktüsün köksüz gövdesini taşıyorum. Zor bir iş başardığımı düşünürdüm, senin, içinde bir “çöl” taşıdığını bilmezden önce. Güneş çıktığında kurumayacaksın. Bir gün, içindeki o ağır çölle buhar olacak ve su damlasına kavuşacaksın. İstediğin yere varacaksın.

Bu “tahammül”ün hatırına…

NEFİSE BEYZA ERDEM

Nefise Beyza Erdem.
Mahmut Sami Ramazanoğlu AİHL mezunu, Meram Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisiyim.
Esasen, kim olduğum sorusunun cevabı ise şudur: Varlığını ve varlığının sırrını, çocuklar ve yaşlıların yanında hissedebilen, çaldığı her kapının denizlere açılması umuduyla yaşayan; uzayın, gecenin ve dağların hayranı. İçindeki hasret yükünü, yazmak ve çizmekle bir nebze hafifletmeye çalışan bir kimse.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir