“Herkes kendi kapısının önünü süpürse mahalle temiz kalır.” “İnsan değişmek/ değiştirmek istiyorsa başkalarıyla değil, aynadaki yansımasıyla yüzleşmelidir.” veya “Sen değişirsen dünya değişir.”

Günümüzde çokça duyduğumuz sözlerdendir bu üç cümle. Ancak biliriz ki ne kadar sık anılırsa anılsın insanın kendini değiştirmesi, bu süreçte kendinde yeterli iradeyi bulabilmesi gerçekten zor iş. Bu zor işten kendimizi kurtarabilmek belki de sorumluluğu üzerimizden atabilmek için problemlerimizden, sıkıntılarımızdan, ülkemiz ve hatta dünyanın gidişatından çokça dem vururuz. Bir çay sohbetinde dünyalar kurar dünyalar yıkarız. Günün sonunda ise yine aynı problemler ve uçuşan düşünceler kalır elimizde. Bu yazımda değişim oluşturabilmenin kimyası üzerine örnek olabilecek bir deneyden bahsedeceğim; Yüzüncü Maymun Deneyi’nden.

1952 yılında, Pasifik Okyanusu’nda bulunan Japon Koshima Adası’nda, macaca fuscata cinsi maymunlar üzerinde bir deney gerçekleştirildi. Deneyde Doktor Lawrence Blair ve Lyall Watson, maymunların yemesi için kumun üzerine tatlı patates bıraktılar. Maymunlar patatesi kumlu yemekten oldukça rahatsız oldukları hâlde tadını beğendikleri için yemeye devam ettiler. Bir süre sonra Imo adındaki 18 aylık dişi maymun kumlu patateslerin suda temizlendiğini fark ederek, patatesleri suya bırakıp daha sonra yemeye başladı. Yıkamayı önce annesine daha sonra da çevresine öğreterek adadaki birçok maymunun patatesi temiz bir şekilde yemesini sağladı. Patatesleri yıkayarak yiyen maymunların sayısı giderek artsa da adadaki bir grup maymun, kumlu bir şekilde yemekte ısrar ediyordu. Deneyin beşinci yılında şaşırtıcı bir olay gerçekleşti. Adadaki yüzüncü maymun da patatesini suyla yıkayıp yemeye başladıktan sonra neredeyse tüm maymunlar yıkayarak yemeye başladı. İşin daha da ilginç olan yanı ise Koshima Adası’yla hiçbir bağlantısı olmayan diğer adalardaki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başladılar. Doktor Lawrence Blair ve Lyall Watson’un yaptıkları bu deney, diğer araştırmacılarla da doğrulanıp “kritik kütle” tabirini ortaya çıkarırken, yıllar sonra Carl Gustav Jung’un kavramsallaştıracağı kolektif bilinç teorisine zemin oluşturabilecek bir örnek özelliğini aldı. Jung, bu teorisinde insanların geçmişten gelen ortak bir bilinç ağına sahip olduklarını, üretilmiş ve yapılmakta olan her bir fikir ve hareketin de bu bilinç ağına dâhil olduğunu belirtmiştir. İnsanların birbirine görünmez bağlarla bağlı olduğunu ve böylece birbirlerini etkileyebilme gücüne sahip olduklarını vurgulamıştır.

Imo adındaki maymunun patatesi yıkayarak yemeyi önce kendisinin öğrenmesi, daha sonra yakın çevresiyle paylaşması ve 5 yıl gibi uzun bir süre sonunda ırkına rahat bir şekilde beslenmeyi öğretmiş olması, hayatımızda bize örnek olabilecek noktalara sahip. Yapılan deneyi ele aldığımızda görüyoruz ki toplumda büyük dönüşümleri başlatabilmek için her bir ferdin önemi azımsanmayacak nitelikte. Kendimiz ve çevremizde değiştirmek, iyi ve güzel olana doğru geliştirmek için yapacağımız her bir harekette yüzdelik dilimde yerimizi alıyor ve değişimi getirecek kritik kütleye katkıda bulunuyor olabiliriz. Ki bu kritik kütle, insanlığın ortak bilinci olan kolektif bilince dönüşerek aslında hayal bile edemeyeceğimiz büyük bir değişim dalgası oluşturuyor olabilir. Yüzüncü Maymun Deneyi’ni pratiğe dökmek ve herhangi bir konuda faydaya dönüştürmek mümkün. Şimdi sizden, “Herkes yapıyor. Ben yapmasam ne olacak ki?” veya “Dünyayı kurtarmak bana mı kaldı?” şeklinde düşündüğünüz anları hatırlamanızı istiyorum. Bu tip düşünceler hepimizde ister istemez oluyor ve bizi ümitsiz tarafta tutabiliyor. Kalıplaşmış söylemler yerine yaklaşımlarımızı, “Ya yüzüncü kişi bensem? Değişimin eşiği benimle atlanacaksa?” olarak dönüştürmeye başlarsak hem bir kul hem de bir insan olarak inancımız ve motivasyonumuzu diri tutabileceğimiz düşüncesindeyim. Karşılaştığımız problemler ve hatalı olduğuna inandığımız olaylara, “Ben bu hatanın neresindeyim? Bireysel olarak bu konuda çözümcül bir hareketim, faydam veya zararım var mı?” şeklinde yaklaştığımızda kendimizi bilmiş ve yapabileceklerimizi masaya dökmüş oluyoruz. Madalyonun diğer tarafından baktığımızda ise bu gerçeklik tam tersine dönüyor. Yapılmış veya yapılacak her bir yanlış, karanlık taraftaki yüzlük dilimde bir piyon oluyor. Konuyu bütün olarak ele aldığımızda ise fark ediyoruz ki işin sonu yine bize ve bu hayatta değiştirmek istediğimiz şeyler için gösterdiğimiz çaba ve irademize kalıyor. Şeyh Galip’in de dediği gibi her birimiz âlemin özü, varlığın göz bebeğiyiz. Niyet, sebat ve takdir üçlüsüyle birlikte, evet insan önce aynadaki yansımasıyla yüzleşmeli, evet biz kapımızın önünü süpürürsek mahallemiz temiz kalır ve evet biz değişirsek dünya değişir.

SAFİYEGÜL DÖKMEZ

Kaybolmuş, evini bulmaya çalışan bir çocuk misali arıyorum kendimi. Tanıdık sokaklar gördükçe güven sarar içimi, benzettiğimi farkedince buz kestiren endişe kaplar bedenimi. Bir dost görmektir ihtiyacım bir sıcak gülümsemedir muradım. İçten, tatlı ve doğalından. Budur beni evime götürecek olan.
Güneşin sıcaklığında, yağmurun ıslaklığında, ağaçların kokusunda, toprağın dokusunda bulurum kendimi. Buldukça sorar, sordukça ararım. Belki bugün kendime biraz daha yaklaşırım.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir