Zamanın Gençleri, Gençlerin Zamanı

Modernite kompartımanlara ayrılmış bir hayat kurgular. Sadece hayatı değil insanın yaşam evrelerini de kompartımanlara ayıran modernitenin derdi insanın her bir anını kıymetli hale getirmek midir yoksa bölümlenmiş yaşamın her biri için ayrı hesaplar yapmak mıdır?

Ekonominin hayatı şekillendirdiği kapitalist modern anlayış için gençlik en çok da müşteriye dönüşme kapasitesi dolayısıyla kıymetlidir. Kapitalist modern anlayış, gençliğe o kadar vurgu yapar ki neredeyse bu vurgunun onun kıymetinden olduğu düşüncesine kapılırız.

Gelin görün ki, gençliği ‘arayış’la değil ‘bunalım’la, sorumluluk alıp bir şeyler ortaya koymakla değil ‘tüketim’le tanımlamaya yatkın modern anlayış, İslâm’ın ‘rüşd’ için belirlediği yaştan çok daha ilerisinde ancak bir gence sorumluluk yüklüyor. Özgürlük, bağımsızlık, sorumluluk üzerine bu kadar söyleve karşılık modern zamanların gençlere bakışındaki güvensizliğe; genci ya bir ‘tüketim öznesi’ veya henüz hangi şekle gireceğine karar verilmemiş bir  ‘nesne’ olarak gördüğü için dinin peygamberde somutlaşan gençle münasebeti ayrı bir önem kazanıyor. (Peygamberin Gençleri/ Metin Karabaşoğlu/ karakalem.net)

“Alem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur” (23. Söz) cümlesinden yola çıkarak insan hayatı için yapacağımız tanım yolcu tanımı olabilir. Bu yolculuğun en önemli duraklarından birisi olan gençlik, öncesinde dünyayla ve hayatla kurulan ilişkinin seyri farklı bir düzlemde iken gençlikle birlikte ilişkinin seyri değişir. Dünyayı tanıma ve anlama gayreti için çaba harcayan insan artık gözleminin tüm hayatını etkileyen tercihlere yol açtığını fark edecek döneme adım atmıştır. İnsanın en temel kuvveleri olan şehvet, öfke ve akıl gücünün en yoğun yaşandığı dönem olması itibariyle gençlik henüz bu güçleri arasında insicamı nasıl sağlayacağını tecrübe edecek bir yaşam pratiğinden mahrumdur. Hem teker teker bu güçlerin itidali yakalaması hem de bu güçlerin insicamı için yapılan uğraş genci arayışa iter. Arayışı dolayısıyladır ki zaten bulduğunu zanneden yaşı ilerlemiş olanlar onu “sorun” olarak görür.  Sorun’ değil, ‘soru’dur gençliği tanımlayan. ‘Sorun’ gibi algılanmasına neden olan tam da bu sürekli soru sorma, arama ve sorgulama durumudur. Yaşı daha ileri olanlar dönüp bir kere daha sorgulama ihtiyacı hissetmeksizin mutad bir akış üzere hayatlarına devam ederken, genç soru sorar. Cevaba henüz ulaşamamış olsa da başlı başına soru soruyor olmak kıymetlidir. Gencin sorduğu sorulara cevap iddiasında olan ideolojilerin de dinin de yolu burada gençle kesişir. Zira yön tayini yapılmamış bir gencin kaybolma ihtimali de kuvvetle muhtemeldir.

Sancılı bir modernleşme serüveni yaşayan Türkiye; geçmişi olmayan bir gelecek inşa etmek için geçmişi bugüne taşıyan ne varsa toplumsal hafızadan silmeye çalışmıştır. Şurası bir hakikattir ki gence yön tayini yapabilmek için tarihi hafızaya ihtiyaç vardır. Silinen hafızayı yenilemeye çalışan, unutturulanları yeniden hatırlatmaya çalışan Türkiye Müslümanları konjonktürel şartlara da paralel bir biçimde birçok neşriyatla gençliğin arayışına katkı sağlamaya çalıştılar. Özellikle seksen sorasında müstakilen gençliğe yönelik eserlerin neşir hızı arttı. Gençliği bir diriliş nesline dönüştürmek isteyen Sezai Karakoç Diriliş Neslinin Amentüsü kitabıyla gençliği diriliş cephesinin bir ferdi olmaya davet eder. Kendini de bir diriliş eri olarak tanımlayan Karakoç, birçok meseleyi özlü bir biçimde anlatır. Sağ-sol kavramlarını nasıl yorumladığını, tarihe nasıl baktığını anlatan Karakoç, amentüsünün geçmişten bugüne devam eden bir amentü olduğunu geçmiş zamanı bugün, geleceği bugüne taşıyarak kök ilgisinin kurulacağını aktarır.

“Maddeden tabiattan getirilip ruha ekilmek istenen umutsuzluk karamuklarının tohumlarını ayırmaktır bu amentü. İnkâr ve red, yıkıntı ve çöküş, düşüş ve devriliş tohumlarını, oluş, ilerleyiş, yüceliş gibi olumlu tohum ve başakların içinden ayıklayıştır.”(s.25) Diriliş erinin İslam sitesini yeniden kurmak için çabalaması gerektiğini “Ben, imanı haykıran, sessizliğinde iman çınlayan şehirlerin mimarı olmalıyım” (s.38 ist.1976) Diriliş erinin kuracağı devletinde erdemliler devleti olacağını muştular.

İslam’ın medeniyet mirasının gençler eliyle geleceğe taşınacağını fark eden Ebu’l Ala Mevdudi, gençliğe yön tayin etmek için onlarca kitap yazar ve birçok konferans verir. İslami Talebe Cemiyeti’nin 1965 yılındaki kongre konuşması Özgün Yayıncılık tarafından “İslam’ın Geleceği ve Öğrenciler” ismiyle neşredilir. İtikadi ve fikri asıllara kuvvetle sarılmayı ve İslam ahlakını kuşanmayı vurgulayan Mevdudi, modern sapmadan ancak bu sayede kurtulunacağını ifade eder. İslami kaynakların ümmeti ıslahta ki rolüne vurgu yaparken genç Pakistan devletinin eğitim müfredatındaki boşlukların gençliğin geleceği adına birçok tehlikeye yol açacağını ifade eder. Gençliğin ahlaki donanım kazanmasında devletinde rolü olduğuna da vurgu yapar.

Dönemin örnek isimlerinden Lübnanlı önder Fethi Yeken de gençlik için birçok eser yazar. Dünyanın ciddi bir değişime gebe olduğuna fark eden Fethi Yeken, İslami bir dönüşümün gençliğin omuzlarında gerçekleşeceğine inanır. Fethi Yeken “Değişen Dünya’da İslam Gençliği” (Ravza yayınları) ismiyle tercüme edilen kitabında “Niçin gençlik?” ve “Niçin İslam gençliği?” sorularına cevap verir. Diğer değişim teorilerini hulasa ederek aktaran yazar, İslam’ın değişim teorisini temellendirmeye çalışır ve bu değişimi omuzlayacak gencin geleceğe nasıl hazırlanması gerektiğini anlatır. Bu hazırlık serüveninin üç maddede hulasa eden Yeken;

1)Fikri Hazırlık      2)Nefsi Hazırlık       3)Hareket

olarak hazırlığı kapsayan bir hazırlık serüvenine Müslüman gencin ihtiyaç duyduğunu vurgular. Kalbe özen göstermek gerektiğini ısrarla vurgulayan Yeken;

 a)Allah’ı zikir    b)Kitab’a bağlanmak   c)murakabe     d)mücahede

ile kalbi derinliğin sağlanacağını ifade eder kitabı tamamlar. Fethi Yeken tüm eserleri ile uzun yıllar Türkiyeli gençlerin yakından takip ettiği bir isim olmayı başarmıştır.

Günümüzde Müslüman Gençliğin Vazifeleri (Beyan yayınları) ismiyle neşredilen eserinde Yusuf el Karadavi Müslüman gençliğin vazifelerini dört maddede özetler:

1)İslam’ı doğru idrak etme görevi: Müslüman gencin İslam’ı idrakin hakkını vermesi gerektiğini bunun içinde gencin inancıyla mutlaka barışık olması gerektiğini vurgular. İslami ilkelere ilave de bulunmanın da ilkelerden vazgeçmenin de Müslüman genç asla kabul edilemeyeceğini ifade eder. Bu vazife ile Müslüman gençliğin taklit ve bağnazlık bataklığından kurtulacağını ifade eder. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde gençten sadece söyleneni kabul etmesini isteyen onlarca eserle muhatap olunca Karadavi’nin söyledikleri daha bir önem kazanır.

2) İslam’ı uygulama görevi: Gencin vazifesinin sadece teorik düzlemle sınırlı olmadığını, inanç ve amel insicamının muhatapla ilişkide en önemli unsur olduğunu hatırlatır ve şu acı gerçeği ifade eder: “Günümüzde dünyayı İslam’ı keşfetmekten alıkoyan en kalın perde, yine hiç şüphesiz Müslümanların kendisidir.”(s.57)

3) İslam’a davet görevi: İdeolojiler asrı olarak kabul edilen asrımızda, tüm batıl din ve ideolojilerin bağlılarının çabaları ortadayken Müslümanların tembellik yapma lükslerinin olmadığını ayet ve hadislerle delillendirir.

4) İslam için kenetlenme görevi: İslami çalışmaların bireyin inşasını önemsese de onunla kaim olamayacağını ve takım çalışmasının zaruri olduğunu ifade eder. Takım çalışmasından kastının da Müslümanların birbirlerini severek beraber olmanın yollarını aramak olduğunu söyler.

“Müslüman gencin, İslam’ı bir güç ve devlet olarak ayakta tutabilmesi için, bu asırda ki görevini iyi bilmesi, bu hususta yakın ve uzak tarihten istifade etmesi, İslami bir yürüyüş ve hareketle yoluna nasıl devam edeceğini bilmesi gerekir” (s.77)

Bu ve benzeri onlarca eserle inşa edilmeye çalışılan hafızanın, o yıllarda mücessem hale geldiğini söylemek mümkün. Post moderniteyle yenilenen sistemin ise bugün gençlere teklifi;  GTA vs bilgisayar oyunlarıyla, internet üzerinden alışverişle veya bilim kurgu romanlarıyla geçirmesi, elindeki son model akıllı telefonla sosyal medyada self-broadcasting’le gününü gün etmesidir. Özellikle anlık mutluluk isteği bugün her şeyin “fast” olanının tercih edilmesi – tüketerek mutlu olma inancı – moda ve teknolojide en yenisine sahip olma isteği gibi – postmodern toplumda yaşayan gençliği hem sabır düşmanlığına hem de bir kısır döngüye sürüklemektedir. İstikamet tayininde bulunamayan, tahammül eşiği aşındırılan bir genç nihilizmin kollarına davet edilmektedir. Hayatın amacını “Kendini gerçekleştirme “ olarak tayin eden eğlence toplumu, genci duygusal planda da, sosyal medyada inşa edilmiş sanal biyografisini paylaşarak “kendini gerçekleştirme ”ye teşvik eder.

Teknolojinin egemenliği altındaki gençliğin gerek sosyal hayatı gerekse hayalleri neredeyse tamamıyla sanal âlemin kıskacına sıkıştırılmış durumda olan gençliğin, ciddi bir piyasa değeri oluşturan bilgisayar oyunları, bilim kurgu romanları ve filmleri ile reel dünyadan kopuk hayallerle, aklı da meşgul edilmektedir. Tüm bu hengâm içerisinde hayatın anlam arayışından mahrum bırakılan gencin elinden acaba dindarlar tutabilecek midir? Yoksa gençlerin maluliyetleri tüm toplum katmanlarını sarmış mıdır? Yazımızı Türkiye’nin geleceğini gençliğin geleceğinde, gençliğin geleceğini de din de görenlere aktaracağımız bir hikâyeyle tamamlayalım.

Adamın biri devesini kaybetmiş. Deveyi ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rast gelmiş: “devemi kaybettim” demiş dervişlere. “Onu gördünüz mü?”

Dervişlerin ilki; “bir gözü kör müydü devenin?” diye sormuş. Adam sevinçle “evet” diyerek cevaplamış soruyu. İkinci dervişin “ön dişlerinden biri eksik miydi?” sorusu karşısında, devesini kaybeden adam heyecanlanarak “evet, evet” demiş. Dervişlerden üçüncüsü; “bir ayağı topal mıydı?” diye sorar sormaz adam, “evet, evet, evet” cevabını yapıştırmış. “O halde” diye konuşmuş dervişler, “sen deveni bizim geçtiğimiz güzergâh üzerinde arasan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır” kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşmuş.
Bulamamış adam aradığı yerlerde devesini ve ne yapması gerektiğini yine dervişlerden öğrenmek isteğiyle bu kez dervişlerin peşi sıra gitmiş. Anlayış sahibi üç ermişe akşamüzeri istirahat menzilinde yetişmiş. Yitiğini bulamadığını söyleyince dervişler yine sorulara başlamış; “Devenin bir yanında bal, öbür yanında mısır mı yüklüydü?” demiş birincisi, adam “evet” demiş. “hamile bir kadın mı biniyor senin devene?” demiş ikincisi, yine “evet” demiş adam. “Biz senin devenin nerede olduğunu bilmiyoruz” demiş üçüncüsü. Bunun üzerine deveci, kaybettiği deveyi bu üç kişinin çaldıklarına kanaat getirmiş ve onları kadı karşısına çıkarıp başından geçenleri anlatarak, dervişleri hırsızlıkla suçlamış. Kadı, devecinin ifadesini yerinde bularak üç ermişi, deveyi gasp etme suçundan hapse atmış.
Kısa bir süre sonra adam devesini arazide başıboş dolaşırken bulmuş ve dervişlerin salıverilmelerini temin maksadıyla mahkemeye başvurmuş. Daha önce dervişlerin kendi durumlarını izah etmeleri için bir fırsat tanımayı hiç aklına getirmemiş olan kadı, onlardan nasıl olup da deveyi hiç girmedikleri halde deve hakkında bu kadar çok şey biliyor olduklarını açıklamalarını istemiş.
Dervişler, yolda devenin ayak izlerini gördüklerini, izlerden birisinin silik oluşunun devenin bir bacağının topal oluşuna delalet ettiğini; yolun yalnızca bir yakasından ot yenmiş olmasının tek gözünün körlüğüne delil olabileceğini; ısırdığı yaprakları yırttığına göre ön dişlerinden birinin eksik olduğunun anlaşıldığını söylemişler. “Arılar ve karıncalar yolun iki kenarında bir şeylere üşüşmüşlerdi. Bunların bal ve mısır olduğunu gördük. Bir konaklama yerinde çalılara takılmış uzun insan saçı gördük, devenin üstündeki kadındı. Yerde el ayası izi vardı, ancak doğumu yakın hamile bir kadın elini yere dayayıp otururdu.”
“Bütün bunları hırsızlıkla suçlandığınız zaman kendinizi temize çıkarmak için neden söylemediniz?”
“Çünkü devecinin devesini aramaktan vazgeçmeyeceğini ve onu çabucak bulabileceğini göz önüne aldık. Keşfettiği gerçeği ahlaki bir olgunlukla perçinleyecekti. Bizim salıverilmemiz için harekete geçerek gönül yüceliğinin, sorumluluk hissine sahip olmanın zevkini tadacaktı. Hadisenin göründüğünden farklı cereyan ettiğini gören kadı ise gözünde mantık yollarına güvenerek kestirmeden hükme varmanın değerinin düştüğünü görecek ve bir arayışa koyulmayı takdir etmede daha üstün bir konum sahibi olacaktı. Kadı doğru hükme varmanın tevazuuyla arayışa neler borçlu olduğunu görecekti. Kendinde yargılamaya yetecek donatım olduğu zehabına kapılmanın gönül kırıklığını tadacak, birini suçlamadan veya bir iddiaya sahip çıkmadan önce kendi ölçülerini tartmanın kaçınılmazlığını kabul edecekti.”
“Bizim geçirdiğimiz deneyler şunu gösterdi ki, insan hakikati ararken bir gücü, bir yargılama gücünü kendinde hıfzettiği zehabına kapılmamalı. Herkes kendi kaybettiğini kendi arasın. Bu arayışta diğerleri sadece arayanın neyi kaybettiğini hatırlatabilirler. Bunu nimet bilmeli. Senin noksanını tasvir edenler, senden bir şey gasp etmiş olmaz…”

Son söz: Genç kelimesinin de genişlemek fiilinin de kökü aynı. Farsça’da da kelime “hazine” anlamına geliyor. Daha ne diyelim, herkes kendi kaybettiğini kendi arasın!

*İnsicam, Haziran 2021 sayısında yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir