Şubat Hikâyeleri (1) “Hafızın Kızı”

28 Şubat’la başlayan baskı ve dayatmaların en yoğun olduğu günler…

21 Ekim 1998 tarihi itibarıyla, Selçuk Üniversitesi de yasaktan yana tavır koyup başörtüsü yasağını uygulamaya geçiyor.

Başörtülü öğrenciler arayışta. Hukuki haklarını öğrenmeye çalışıyorlar, yasaların hukuka uygun olup olmadığı tartışmalarına şahit oluyorlar, yasağa direnmenin bedelinin ne olabileceğini soruyorlar.

Bunlar belki de işin en kolay yanı. Zira ailelerle olan sorunlar var, akrabalarla olan sorunlar var, fetva dağıtan hocalarla sorunlar var, komşuyla, çevreyle, tanıdık tanımadık insanlarla sorunlar var…

İnançları var, imanları var, inançlarının ve imanlarının bedellerini ödemeye hazırlar. Ama olmuyor, karşılarına fetvalar çıkıyor, “İlim farzdır. İlim öğrenmek için başınızı açmanız caizdir.” fetvaları ulaştırılıyor kendilerine. “Geleceğiniz” diyor aileleri. “Biz sizi bunun için mi okuttuk, bunca masrafı bunun için mi yaptık?” diyerek belki sadece yirmi otuz yıllık bir gelecek hesabına ebedî gelecekleriyle oynuyorlar çocuklarının. “Sizlere ihtiyacımız var, çocuklarımızı siz okutmalısınız.” diyor kimi mücadele adamları. Onlar olmazsa inançsız insanların elinde okutmak zorunda kalabilirlermiş çocuklarını. Kendi çocuklarını, belki daha doğmamış kendi çocuklarını kimin okutacağının hesabını yapan abiler-ablalar, genç insanların zaaflarını kullanmaktan, kanına girmekten çekinmiyor.

Böyle bir ortamda gelmişti büroya “Hafızın Kızı”. Ağlıyordu, anlatıyordu; Eğitim Fakültesi öğrencisiydi. Yasakla muhatap olmuş; ismi alınmaya, hakkında tutanak tutulmaya başlanmıştı. Kendisi pek önemsemiyordu bunları. Hatta inancının bedellerini ödemek gibi bir sınava tabi tutulduğunu düşünüyor, bu sınavı mutlaka kazanmak istiyordu. Ama ailesi, özellikle babası… Onu nasıl ikna edecekti?..

Akşam ailece haberleri izliyorlardı bir TV kanalında. İstanbul’da ve Ankara’da üniversitelere alınmayan başörtülüleri konu alan bir haber vardı ekranda. Baba, haberi izlerken kızmış, insanların inançlarıyla uğraşılmasını kınamıştı. “Tam sırası” diye düşündü “Hafızın Kızı”. Babasına, okula alınmayan başörtülü öğrencilerin bazılarına ailelerinin, başlarını açma hususunda baskı yaptıklarını duyduğunu söyledi. Baba, “Olur mu öyle şey, Allah’ın emrine nasıl karşı gelinir?” diyerek tepki vermişti. Sevinmişti genç kız. “Baba!” dedi, “Bizim okulda da başladılar yasak uygulamasına, hatta bugün ismim alındı ve hakkımda tutanak tutuldu.” Baba birden değişti, ciddileşti. “Ne demek oluyor bu, bir daha tekerrür etmesin, aç başını, bitir okulunu!..” Genç kız neye uğradığını şaşırmıştı. Bir odaya çekildi, ağladı, ağladı, ağladı…

Babası hafızdı, Kur’ân’ı ezbere biliyordu. O böyle bir şeyi nasıl söylerdi?
Ama pes etmek niyetinde değildi. Babasının çok sevdiği bir din adamı, bir eski müftü vardı şehirde. Ona gidecek, babasına başını açması hususunda baskı yapmaması için bir telefon açmasını isteyecekti. Hocanın evi şehrin epeyce dış mahallelerinden birindeydi. Bir gün sabahtan öğleye kadar hocanın evini aradı. Sonunda bulmuş ve hoca efendi ile görüşmüştü. İçi içine sığmıyordu, mutluydu. Sıkıntısının bitme noktasında olduğunu düşünüyordu.


Hoca efendiye anlatmaya başladı durumunu. Daha konunun yarısına bile gelmemiş, talebini bile söylememişti. Hoca efendi kesti sözünü: “Yeter kızım, anlatmana gerek yok, buraya günde elli kişi geliyor bu konuyla ilgili olarak. Ben sizlerle uğraşamam, başınızın çaresine bakın!..” Genç kız, afallamış, şaşırmıştı.

Dinlediğim zaman bende çok şaşırmıştım. Zira bu hoca efendinin yıllar önce bizzat kendisinden dinlediğim bir ifadesini hatırlamıştım: “AZİZ DAVALAR, İZZETLİ İNSANLARIN OMUZLARINDA YÜKSELİR!”

Davanın aziz olduğu tartışmasızdı. Ya mensuplarının izzetine ne demeliydi? Günde elli insan, sıkıntısı olan elli insan geliyor. Sıkıntıda olan insanlara sizin gitmeniz gerekirken, onlar kendileri size geliyor. Kendileri gelmiş insanları dinleyecek, bildiğiniz doğruları söyleyecek, dua edecek, dualarını alacaksınız. Yani elli insanın geldiği günde, günü elli sevapla kapatma imkânına sahipsiniz. Ama bu imkânı kullanmıyorsunuz!.. Böyle davranmadan nasıl izzetli olunurdu? Ya da izzet sahibi olmanın yolu nereden geçerdi?

Kim ne yaparsa kendisi için yapar ve yaptığının karşılığını mutlaka görür.

*Bu yazı 03.09.2011 tarihinde www.izdusunce.com’da yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir