Salgında Eğitime Dair Tatsız Okumalar

Eğitim “eğmek”ten, öğretim ise “öğütmek”ten gelen kelimeler olduğundan, biz, Nurettin Topçu’nun yerinde itirazına hak vererek bu kelimeler yerine gücümüz yettiğince daha köklü kelimelerle konuşmayı tercih edeceğiz. Tercihimiz Topçu’nun tercihidir: Talim ve terbiye.

Eğitim, birçok gelişmekte olan ülkede olduğu gibi bizde de zorunlu. Ama maalesef zorunluluğun sorunlu olduğu da acı bir gerçek. Ebeveynlerin kahir ekserisi, okulları biraz da çocuklarını güvenle başlarından savabilecekleri kurumlar olarak görüyor. Öğretmen -elbette istisnalarıyla- okuluna yalnızca mesai kavramıyla iş yeri olarak bakıyor. Öğrenci hapishane gibi görüyor ve eğlenebildiği kadar değer veriyor aynı okula. Devlet ise istatistik veri olarak görüyor öğrenci, derslik ve okul sayısını. Mevcut iktidar neyse, kendi ideolojisinin kuluçka mekânı olarak görüyor eğitim sistemini. Dert sahibi, işten kaçmayan ve sorumluluğunun farkında birkaç adanmış ruh ile bu iş olur mu? Elbette evet, hatta aşk ile: Evet! Bu inanç göğsümüzde dururken, zorunlu eğitim sürecine dâhil yıllara ait birkaç veri paylaşarak inancımızı imtihan edelim:

Çocuk mahkemelerinde 1997’de 58 dava açılmış. 2003’te ise 278 dava açılmış. 2004’te 440’a çıkıyor dava sayısı.

Ortaokul öğrencisi cinsel suçlar 2014’te 1767 iken 2017’de 4049’a çıkıyor.

Lise öğrencisi cinsel suçlar 2014’te 2538 iken 2017’de 5256’ya çıkıyor.

Eğitim/Talim zorunlu mudur? Herkes her şeyi bilmek zorunda mıdır? Talimin yapılacağı yer yalnızca resmî okullar mı olmalıdır? Bu bağlamda tevhîd-i tedrîsât nasıl okunmalıdır? Resmî okullar dışında eğitim kurumları nasıl işler, işlemelidir? Ve benzeri sorular/sorunlar, alanı belirleme adına burada dursun. Ama elbette bu yazının sınırları, bu soruların cevapları/çözüm teklifleri için yeterli değildir.

Okulların haricinde, Osmanlı döneminde halkın eğitiminin doğal olarak gerçekleştiği, tasavvufi terbiyenin var olduğu tekke ve zaviyelerin ve elbette dergâhların yerini; onların kapanmasıyla cumhuriyet Türkiyesinde belki dernekler, vakıflar, dergiler, partilerin gençlik çalışmaları, lokaller ve basım evleri aldı. Buralarda bulunmak aynı zamanda bir ideolojiye sahip olmayı gerektiriyordu. Bütün bu kurumlara rağmen hâlen beklenen talim-terbiye olmadı, olmuyor. 2. Mahmud’dan bu tarafa eğitim sistemimiz devrim üstüne devrim yaşadı ama en çok oynanan kurumlarımızdan birisi olmasına rağmen neden beklenen muvaffakiyet bir türlü gerçekleşmiyor?

Bu, üzerinde uzman isimlerin ömürlük mesai harcayarak tetkik edebilecekleri bir konu. Meselenin çapı geniş ve hesap edilmesi gereken birçok değişken de meseleyi direkt ya da dolaylı ilgilendiriyor. Ama ilk sırada zikredilebilecek sebeplerden birisi Malik b. Nebi’nin “sömürülebilme kabiliyeti” şeklinde tanımladığı unutkan, dolayısıyla tedbirsiz hâli pür melâlimiz. Başka bir sebebi ise kabaca, tembellik olarak özetlemeye cesaret edebilirim.

Bütün bu dağınık izahattan sonra, kırık dökük eğitim sistemimiz bir de salgın ile sınanınca işler iyiden iyiye karışıyor.

Meselenin sosyolojik, psikolojik, teknolojik alanlar gibi birçok hacimli başlıkla ilintili olduğu ön kabulü ile şu özet kanaatler dillendirilebilir:

  • Salgın süreci olağandışı bir durum olduğu için çözüm olarak üretilen uzaktan eğitim, bir boşluk doldurma işlevi görmüş, öğrencileri ve ailelerini nispeten eğitim-öğretim hâlinde tutabilmiştir.
  • Okulun, dolayısıyla notların ve ödevlerin akıbeti belli olmadığından öğrenciler bu süreci kaygı, merak ve heyecanla bir miktar ciddiyetle sürdürebilmiş ama sonrasında, belki de belirsizlikten kaynaklı, aynı disiplinle devam ettirmede zorlanmışlardır.
  • Bu dönemin eğitim camiası için olumlu taraflarından biri de camianın dışındaki öğrenci velilerinin eğitim-öğretim işinin ne denli meşakkatli bir uğraşı olduğunu görebilmiş olmalarıdır.
  • Süreçte teknolojik imkânların makul sınırlar içinde kullanıldığında kolaylaştırıcı bir güce sahip olduğu ülke sathında uygulamalı olarak görülmüştür. Fakat bu imkânların tahrip gücünün farkında olan aileler, sınırın nerede başladığını ve nerede sonlandığını belirlemekte güçlük çekmişler, neticede ekran yorgunu evlatları ile baş başa kalmışlardır.
  • Malumdur ki, talim-terbiye çok yönlü bir işlemdir. Hoca-talebe ünsiyeti, mekân ve zamanın uyumu, öğrenciler arası ortam vb. birçok değişken bu yönlerden bazılarıdır. Uzaktan eğitimde bahsi geçen durumların sahiciliği mümkün olmadığından eğitim işi planlandığı şekliyle başarı doğuramamıştır.
  • EBA’dan yapılan genel dersler yerine öğrencilerin kendi öğretmenleri ile yaptıkları interaktif canlı derslerin daha verimli olduğu da farklı kesimler tarafından defaatle gözlemlenmiş ve dillendirilmiştir.
  • Var olan olumsuz gerçekliğin ya da gerçeklerin tek bir failinin olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Harcanan emek ve zann-ı galiple iyi niyet ortadadır. Ahenkli bir iş birliği olmaksızın ne kadar ince işçilikle tasarlanmış olursa olsun, verim elde edilmesi imkânsız olacaktır. İnanan ve azmeden kişi, hele ki derdi insan olan bir eğitimci ise, her durum ve şartta anın hakkını vererek azami güzelliği inşa edebilecektir. Dolayısıyla bu şekilde devasa organizasyonlar; bütün varlığı ile taşın altına girebilecek, hesapsız, sorumluluk sahibi insanlarla yürütülebilecektir.
  • İnsanı merkeze alan eğitim modelleri için daha fazla zihin aşındırılmalı ve dünyadan örnekler doku uyuşmazlığına mahal vermeksizin, ülkemiz değerleriyle harmanlanarak aktarılmalıdır.
  • Çağın imkânları ile verimi artırmak amacı, teknolojik aygıtlara sahip olmakla karıştırılmamalıdır. Aygıtlar tarafından kullanılan insan olmak yerine aygıtı kullanabilen insan olmanın mümkün hâle gelmesi “irade” denen yetinin kuvvetli olması ile sağlanabilecektir. Bu bağlamda, irade terbiyesi bütün eğitimcilerin ana gündem maddelerinden biri olmalıdır.
  • Biz ve bizim gibi birçok öğretmen, öğrencilerle kişisel irtibatımızı koparmamış bulunuyoruz. Ama geleneğimizden mülhem diz dize ve öz öze eğitimin en sahici eğitim modeli olduğunu, uzaktan eğitime mecbur kalındığı bu süreçte de lokal ya da genel, her türlü çözümün parçası olmaya talip olduğumuzu bana ayrılan bu kıymetli pencereden belirtmek istiyorum.

Bu badireyi atlattıktan sonra ise şu kanaatlerin toparlanmaya katkı sunacağını düşünüyorum:

  • Bilgi aktarımını merkeze almadan, ilgi merkezli, öğretmen-öğrenci özelinde kaliteli vakit yıpranan ruhlara iyi gelecektir.
  • Bir arada olabilmenin büyük bir nimet olduğunu anlayan öğrencilerin bu farkındalığını yerinde bir yönlendirmeyle talim-terbiyeye aidiyetlerini beslemede kullanabiliriz.
  • Görüştüğümüz öğrencilerin çoğunun akademiden ziyade okulun yaşam alanlarındaki sosyalliğe özlem duydukları aşikâr. O hâlde, akademik alanların öğrenci için bir sosyal alana çevrilmesi adına şimdiden zihin aşındırılabilir. Bu bağlamda öğrencinin bizzat aktif olduğu sanat atölyeleri, sergiler, okuma köşeleri, söyleşiler ve benzeri etkinlikler planlanabilir.
  • Öğrenmeyi öğreten, rehberlik yapan, yargılamayan, hüküm vermeyen, yeniliklere açık, yeni neslin gündeminden haberdar, entelektüel donanıma sahip rehberler olunabilirse okuldaki varlık sebebimiz olan öğrencilerin alıcıları bizlere karşı açık olacaktır.
  • Bu sürecin gösterdiği can yakan gerçeklerden biri de maalesef evlerimizin huzur limanlarından ziyade birer barınak hâline gelmiş olduğudur. Bunun birçok sebebi olmakla birlikte değer erozyonu ilk akla gelendir. Telafisi; okul, aile ve öğrenci iş birliğinin ete kemiğe bürünmesi için adımlar atılmasıyla mümkün olacaktır. Veli ziyaretleri, okul haricinde yapılacak aileli sosyal aktiviteler bu amaca hizmet edebilir.
  • Yalnız kalınca da kişinin gelişimine devam etmesinin imkânı şahsiyet sahibi olmaktan geçiyor. Kendini gerçekleştirmiş bireylerin yetiştirilmesi için bundan sonraki eğitim-öğretim sürecinde düşünce, değer, sanat ve felsefe alanları daha çok gündeme alınabilir.
  • Mesuliyet ekseninde düşünüldüğünde biz eğitimcilerin insanlığın ortak değerlerinin içselleştirilmesindeki durduğu yer malumdur. Bu belki de en asli görevimizdir. Yarınımız olan gençlerin bu şuurdan bihaber olmamaları için talimin terbiye ile ahengi üzerinde tekrar düşünülebilir. 
  • Korona günlerinin bizden birçok şeyi almasının yanında doğru bir pencereden bakıldığında birçok şeyi de verdiği görülebilir. Virüsün bize öğrettiği gerçekler takdir ve tedbir dengesi çerçevesinde işlenebilir.
  • Hem sınıf içi hem sınıf dışı faaliyet alanlarında, nitelikli aktivitelerle ahlakiliği satırlardan eylemlerin ruhuna tahvil etmek için projeler tasarlanabilir.
  • Hayatı anlamlı kılmada sağlık kadar ölüm hakikatinin de gündemde tutulmasının salgının bize hatırlattığı bir başka gerçek olduğunun üzerinde durulabilir.
  • “Âlem” ile “Âdem” kardeşliği, emanet bilinci üzerinden işlenebilir. Bu bağlamda tabiata karşı sorumluluk bilincinin vukufiyeti için değer merkezli tedrisat canlı tutulabilir.
  • Sanal dünyanın ve ekran bağımlılığının, sahici ilişkiyi ailemizle dahi kurmakta nasıl zorlaştırdığını gözlemledik. Medeniyetimizden beslenerek aile mefhumunun diriltilmesi ve eski sağaltıcı gücüne erişmesi için biz eğitimcilerin desteklerinin neler olabileceği üzerinde zihin aşındırılabilir.

MUSTAFA ESER

Baba, evlat, okur, dinler, sever. Okunacak bir dünya satır olmasına rağmen yazmaya ikna edilen, kelimelerin ruhu olduğuna inandığından üzerlerine titreyen, dili bozuk olanın dini de bozuktur, önermesine inanan bir kul...

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Her bir cümlesi derinlikli ve istikamet gösterici olmuş, kaleminiz vâr olsun, yüreğiniz sâğ olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir